William Faulkner – Yenilmeyenler kitap konusu

Amerikan İç Savaşı’na pek çok yapıtında değinen William Faulkner, “Yenilmeyenler”de de yine bu savaşı fona alarak çiftlik sahibi Albay John Sartoris’in oğlu ve onun köle arkadaşının başrolde olduğu bir öykü kuruyor.

Nobel Ödülü’ne sahip bir yazarın, hem de Albert Camus’nün, “Batı’nın nadir yaratıcılarından biri” diye nitelediği bir romancının, “Ben başarısızlığa uğramış bir şairim” demesi ilginç: “Belki de her romancı önce şiir yazmak ister, yazamadığını görür ve hikâye yazmayı dener. Hikâye, şiirden sonra en çok çaba isteyen edebiyat formudur. Ve sanatçı hikâye yazma işinde de çuvalladığında, ancak şiirde ve hikâyede çuvalladığında romanını yazmaya başlayacaktır.” Bunun üstüne bir de, “Sanatçı önemsizdir.

Sadece onun yarattığı şey önemlidir, çünkü sanatta söylenecek yeni bir şey yoktur” ile “Ben var olmasaydım başka birinin benim ya da Hemingway’in, Dostoyevski’nin yazdıklarını yazacağına inanırım” cümlesini ekleyin. Durum giderek ilginçleşiyor.

Şiddet yüklü malzeme

Bu cümleleri kuran William Faulkner, ilginç bir yazar zaten. Neredeyse ömrünün tamamını Amerikan İç Savaşı’nın izlerini taşıyan Mississippi’nin küçük bir kasabasında geçirmiş ve hep Güneyliler, yani hemşerileri tarafından kınanmış bir yazar. Kınanmış, çünkü Güneylilere, küçücük bir hoşgörü kırıntısına dahi rastlanmayan eserlerinde fiziki, psikolojik ve hatta cinsel şiddeti baskın kılmış bir yazar.

Bu şiddet yüklü malzemenin, bir de anlaşılması güç bir üslupla aktarıldığını düşününün ve bunu, bir söyleşi sırasında söylediği, “İçten yazılmış hiçbir roman kolay yazılmaz” cümlesiyle birlikte zihninizde biraz çalkalayın… “Yenilmeyenler” de tipik bir William Faulkner romanı; yazarı eşsiz kılan tüm nitelikleri bu mütevazı eserinde mevcut.

Onun romanlarının, insanlık tarihinin büyük mitlerini de yansıtmaktan geri durmadığı düşünülür ve derinliği, yoğunluğu, karmaşıklığıyla tanındığı hatırlanırsa, küçük bir mücevher denebilir.

Roman, küçük bir çocuğun, Bayard Sartoris’in, büyülü oyun dünyasıyla açılıyor.

Bu çocuk, kendi özel birliği ile Kuzey-Güney Savaşı’na katılan; hep çiftliğinden uzakta, çünkü çarpışmalarla fazlasıyla meşgul, Güney Cephesi’nin önemli aktörlerinden Albay John Sartoris’in oğludur. On iki yaşındadır ve kendisi ile aynı yaşta, neredeyse ikizi gibi, bir -köle- arkadaşı vardır: Ringo (aslı, Marengo).

Neşeli ve masum bir dünyadır bu; hayal gücü her şeyin mümkün olduğu inancıyla yüklüdür. Bayard’ın Ringo ile kurduğu oyun alanı içi nefret dolu bir yetişkinin, Ringo’nun amcası Loosh’un, eliyle yıkılır.

Hayallerine indirilen darbe çocukları incitse de toparlanmayı başarırlar. Peki ya yetişkin hayatları?… Yetişkin hayatlarında da, hayalleri yıkıldığında, aynı oyun ruhuyla toparlanmayı başarabilecekler mi? Loosh’un darbesi, romanın dipte ilerleyen izleklerinden biri: Hayallerin yıkımı. Yenilgi.

İçten kabul edilmese de dışta etkisini kuran, mevcut durum. En ağır yenilgi hayallerin yıkımıdır. Yenilmeme, belki de hâlâ çocukluk rüyasına sahip çıkmaktır.

Neşenin yerine hüzün

Bayard’la Ringo’nun büyülü dünyası bir dizi serüvenle iyiden iyiye köpürüp çoşar, ta ki: “Bir çocuğun kabul edebileceği, içine sindirebileceği şeylerin bir sınırı vardır -inanabileceği değil, kabul edebileceği şeylerin- çünkü çocuklar, zamanla her şeye inanabilir ama inanılmaz olayları yaşadıkları sırada, onları gerçek diye kabul etmeleri güçtür” noktasına kadar.

Tam bu noktada, belki de başka bir süreç işlemeye başlamıştır: “Babamın ve benim atlarımızın tepeyi aşıp sanki koşmayı keserek havada süzülmeye başladıkları, zaman dışı bir boyutta asılı kaldıkları o an, ben daha hâlâ çocuktum; babam bir eliyle benim atımı dizginleyip tutuyor, Ringo’nun yarı kör hayvanı ağaçların arasında sağa sola çarpıyor, Ringo sesinin var gücüyle bağırıyordu; o sırada ben, önümüzdeki manzaradan çok, sessizce aşağıya bakıyordum alacakaranlığa, ateşe, köprünün altından sessiz sakin akan dereye, on beş metre yakınına kadar hiç kimse bulunmayan, düzgünce ve özenle çatılmış tüfeklere, askerlere, onların yüzlerine, lacivert ceketlerine, pantolonlarına, postallarına, hepsi ellerinde kupalarla ateşin çevresine çömelmiş, yüzlerinde taş bebekler gibi sakin bir ifadeyle tepenin doruğuna doğru bakan o Yankee’lere bakıyordum. Babamın şapkası şimdi başındaydı; dişleri görünüyor, gözleri kedi gözü gibi parlıyordu.” Bayard Sartoris, ister istemez büyümeye başlayacaktır. Neşenin yerini hüzne bıraktığı noktada, neredeyse on yıl kadar sonra, çocukluğun kesinlikle bittiği söylenebilir.

En azından “Yenilmeyenler”de bu böyle.

BUKET ÖKTÜLMÜŞ – Milliyet Sanat

Bir önceki yazımız olan Tomas Tranströmer’in “Ateş Karalamaları” başlıklı makalemizde Ateş Karalamaları, Tomas Tranströmer ve Tomas Tranströmer Ateş Karalamaları hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *