Vaat edilmiş bir sergiyi gezdim

Vaat edilmiş bir sergiyi Salt Beyoğlu’nda uzun uzun gezdim. Ve sergi sonrası tıpkı sergiyi gezdiğim gibi uzun uzun bu kez sergiyle ilgili çıkmış yazılar, sergiyi anlatan metinler üzerine düşündüm. Sergi, bugüne kadar Gülsün Karamustafa’nın yalnızca Türkiye’de değil; uluslararası düzeyde bugüne kadar yapılmış en kapsamlı sergisi. Dolayısıyla hepimizden hem sıradan hem de profesyonel izleyiciden Gülsün Karamustafa üzerine, onun külliyatı üzerine düşünmemizi, yeni cümleler kurmamızı bekliyor. Oysa çıkan yazılara, onu anlatan metinlere bakıyorum. Bunu yapmak hiç kolay değil!
Bırakın yeni cümleler kurmamız için ilham vermeyi, Gülsün Karamustafa’nın sergisinin hakkını veremediğimizi ve veremeyeceğimizi düşündürüyorlar.
Sanatçının külliyatı: Resimleri, kolajları, yerleştirmeleri öyle bir anlatılıyor anılıyor ki… Sanırsınız Gülsün Karamustafa sanatçı değil kendini alan araştırmasına adamış bir sosyolog.
Hatta bir siyaset “adamı”.
Kuzey Avrupa ülkelerinden birinde, sosyal devlete tutkuyla inanmış bir sosyal demokrat…
Sanatçı muhakkak göç, kimlik, bellek, toplumsal cinsiyet gibi pek çok farklı kavramla bir arada anılıyor. Bütün bu kavramlar peş peşe, soluksuz bırakarak sanatçının işlerini tarif etmek için sıralanıyor…
Peki ama bu bir zorunluluk mu? Sanatçının 40 yıllık üretimini göç, kimlik, bellek ve toplumsal cinsiyet gibi sosyal ve siyaset bilimden ödünç kavramlarla anlamak ve anlatmak zorunda mıyız?
Gülsün Karamustafa’nın sergi boyunca tıpkı iç ve dış tüm oryantalistlerle hesaplaştığı gibi bizim de hesaplaşmamız gereken Batılı bir yaklaşım değil mi bu? Yıkmamız gereken bir şablon?
Avrupalı sanat dünyasının 90’lardan beri bizi, Türkiyeli sanatçıları ele alırken hiçbir konuda olmadığı kadar cömert kullandığı bu kavramları devşirmenin, azaltmanın belki kendimizce kendi dilimizce türeterek çoğaltmanın zamanı gelip de geçmedi mi?
Kaldı ki virgülün sabrına, müşfikliğine dayanarak sıralanan bütün bu kavramların sadece bir tanesiyle uğraşmak bir sanatçının ömrüne sığabilir mi?
Göç virgül, bellek virgül, toplumsal cinsiyet virgül, kimlik virgül…
Her biri bir ömürlük mevzular değil mi?
Ya da hepsiyle uğraşmak için sanatçı değil ancak sosyal bilimci bile olmak yetmeyebilir mi?
Hatta kaba tabirle ancak politikacı?
Bir sanatçının üretimi bu değerlerle elbette ilişkilendirilir. Kimi zaman bunlara değer, dokunur. Bazılarını aşındırır, bazılarını kendinden uzaklaştırır. Ama bir sanatçının neredeyse kırk yıllık üretimi bu virgüllerle sıralanan kavramlardan çok daha anlatılması güç, incelenmesi gereken öznellikler barındırır.
Bu kadar bonkör hazırlanmış bir sergi karşısında bunları bulmak boynumuzun borcu…
Şahsen ben işe, Gülsün Karamustafa’nın Güven anıtının dibinde Valie Exportlaşan küçük bedeninin o günden bugüne sadece kendini ve dolayısıyla kadınları anlamaya çalıştığı gibi yeni olmasa da kısa bir cümleyle başlamak istiyorum.
Bir kadın sanatçı olarak kendini anlama ve kendi kendini tayin etme çabasını takdir ederek… Hem seyredilen hem de kendini seyreden kadının çifte varoluşunu teke, özneye indirdiği hamile kıyafetli erkek heykelini örnek göstererek… Kurduğu iç mekanlara odaklanarak, odalardan odalara, şehirlerden şehirlere taşınan kadınlarını, tıpkı 1980 yılında yaptığı Pencere resmindeki gibi “dışarısı” gibi izleyip tetkik etmeyi önererek…
Kadınları kendini anlamak için öteki değil başkası olarak konumlandırmasının altını çizerek…
İç mekanlara dair ürettiği ya da hazır olarak kullandığı onca eşyayı da, kurgu mu gerçek mi bilinemez tabiatlarıyla koklamak şartıyla… Vaat edilmişin içindeki vaat edilmemiş topraklara ayak basmak ümidiyle…
(Sergi 5 Ocak’a kadar devam ediyor. Bol bol vaktimiz var!)

Bir önceki yazımız olan Chrysta Bell'den David Lynch yorumu başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *