Ulucanlar Cezaevi ve müzesi

Muzaffer İlhan Erdost’tan, Deniz Gezmiş’e, Yılmaz Güney’e kadar birçok ismin hapsedildiği Ulucanlar Cezaevi artık bir müze. Tüm yaşanmışlıkları, idamları, ağıtları, asla unutulmaması gerekenleri bugüne taşıyan bir müze…

Geniş kapıda hâlâ Ulucanlar Cezaevi yazıyor. Hakkında okuduğum kitaplardaki acımasızlıktan dolayı mı ilk andan itibaren tüyler ürperticiydi burası, yoksa kapıdaki, her şeyi apaçık somutlaştıran bu iki kelime miydi beni tedirgin eden, bilemiyorum. Giriş ile cezaevi arasındaki geniş, boş alanda çocuklar koşuştursa gayet tabii bir okul olabilirdi bu pembe bina. Tedirginliğin meraka faydası yok, pembe binanın ardındaki labirent öyle çok insanın yaşamına, acısına, yıllanmasına ya da bazen yaşlanamadan ölümüne tanık olmuş ki, öyle anlar yaşanmış ki içeride, ayaklar geri geri gitse de o eşikten geçmemek imkansız.

Cezaevinde uzun bir koridor karşılıyor ziyaretçileri. Sol tarafta küçük hücre kapıları var, hepsi kapalı. Koridorun sonunda, cezaevine girmeden önce görmeyi en çok arzu ettiğim duraklardan biriyle karşılaşıyorum: Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu. Kapalı bir kapı ardında koğuş gözükmüyor; ama kapıdan koridorun sonuna dek, yani kadınlar koğuşunun dış duvarında, koğuşun en meşhur isimlerinden ressam Sevim Onursal’ın yaptığı portreler var. Sevim Onursal, Deniz Gezmiş’leri saklamış evinde, sonra hapse düşmüş. Ulucanlar Cezaevi’ndeki tek kadın koğuşuyla ilgili yazılıp çizilenlere göre, mahkemesi olan koğuş arkadaşlarının resmini yapar, her mahkemeden önce, arkadaşı beraat edecek diye umarak hemencecik bitirmeye çalışırmış resimleri; ama hiç ulaştıramadığı olmamış, hep geri dönmüş koğuşa resimlerin sahipleri…

Kızı Berrin Onursal’ın müzeye bağışladığı resimlerin yüreğime su serpmesi, yani Ulucanlar’da insanı gülümsetebilen bir şey olması oldukça garip geliyor. Koridorun sonunda, kapısında ‘kantin’ diye bir tabela asılı olan küçücük, asimetrik bir oda bulunuyor. Odadan devam edildiğinde dar bir avluyla karşılaşılıyor. Avlunun köşesindeki metal merdivenlerden yukarı çıkıldığında, ‘Hilton Koğuşu’ adıyla anılan 9. ve 10. koğuşlar çıkıyor ziyaretçilerin karşısına. Bu iki koğuş, adı üstüne, diğerlerine nazaran birazcık daha iyi durumda. Daha az kişi kalmış bu koğuşlarda, sadece birkaç ranzadan oluşuyorlar. Sıvalar dökülüyor, ranzalar yıkıldı yıkılacak tabii; ama insan başka bir beklentiyle gezmiyor zaten Ulucanlar Cezaevi’ni. Odaların ortasındaki küçük panolarda zamanında orada kalmış insanların resimleri ve kısa açıklamalar bulunuyor. Bülent Ecevit ve Osman Bölükbaşı, ‘Hilton Koğuşu’nun sakinlerinden…

Katliamın yıldönümünde ‘Ulucanlar Müzesi’

Ulucanlar Cezaevi Bülent Ecevit

Bülent Ecevit ve Osman Bölükbaı, ‘Hilton Kouu’nun sakinlerinden.

Hücredeki mahkum

Tekrar merdivenlerden aşağı inip avlunun karşı tarafına geçildiğinde cezaevinin en tüyler ürpertici kısmı olan tecrit hücrelerinin doldurduğu koridor geliyor ziyaretçilerin karşısına. Koridorun girişinde, eski, kalın, kara kaplı bir defterin başında asık suratla, masasında oturan balmumundan bir gardiyan heykeli var. Koridor boyunca hoparlörlerden sesler geliyor. Kulağı dolduran acı yakarışlar gerçekçi durmuyor, bu kayıtlar oynatılmasa daha iyi belki de; ama sadece ‘disiplin hücresi’, ‘zindan’ tabelaları, hatta tecrit fikri bile öyle kan dondurucu ki, hiçbir şey, oluşan o atmosferi bozabilecek gibi gelmiyor.

Tecrit kapılarındaki parmaklıklı küçük camlardan hücreler gözüküyor. Balmumu mahkum heykelleri bazen prangaya bağlı ayakta, duvara yaslanmış şekilde duruyor, bazen karşısındaki sorgucusu, daha doğrusu muhtemelen işkencecisine karşı kolunu yüzüne siper etmiş bir şekilde oturuyor. En son hücrelerden birinin kapısı açık. Sadece girmemiş olmamak için adımımı atıyorum içeri, girmemle çıkmam bir oluyor…

Tecritlerin olduğu kısımdan çıkan allak bullak suratlar, cezaevinin başındakiyle tıpa tıp benzeyen bir başka koridora varıyor. Koridorun sağ duvarı resimlerle dolu: Suçu yasak yayınlar çıkarmak olan Muzaffer İlhan Erdost’tan, o dört duvar arasında başına gelenlerle adeta dalga geçercesine dimdik duran Deniz Gezmiş’lere, yine bir süre Ulucanlar’da mahkum olmuş Yılmaz Güney’e kadar birçok tanıdık yüzler var siyah- beyaz karelerde.

Koridorun ardından geniş bir avlu çıkıyor ziyaretçilerin karşısına. Avlunun her bir duvarı da yine cezaevinden, duruşmalardan karelerle ve gazete küpürleriyle dolu. Hoparlörlerden yakılmış ağıtlar, türküler duyuluyor. Avlunun açıldığı kapılardan birinde çaycısından, kitap okuyan, tavla oynayan mahkumlarına kadar balmumu heykellerle büyükçe bir koğuş oluşturulmuş. Koğuşun sağ yanında, Ulucanlar’dan gelip geçmiş bazı mahkumlara ait eşyalar sergileniyor. Deniz’in ağabeyi Bora Gezmiş, Deniz’in Roma hukukuna dair tuttuğu ders notlarının bulunduğu defterini bağışlamış müzeye. Defterin yanında Hüseyin İnan’ın idam sonrası üzerinden çıkarılan atleti var, kimbilir hangi işkenceden yadigar kan lekesi hâlâ üzerinde, acı acı hatırlatıyor ziyaretçilere başından geçenleri. Deniz’lerin yanında Ecevit’in meşhur kasketi ve onu, Rahşan Ecevit’in bağışladığına dair bir açıklama notu bulunuyor. Cezaevinin son duraklarından biri de hamam. Temiz gözüken bu küçük oda, adeta zamanında cezaevi şartlarının bu gösterilenden çok daha kötü olduğunun acı bir kanıtı.

ulucanlar deniz gezmiş not

Deniz Gezmiş’in abisi tarafından müzeye baılanan Roma hukuku ders notları.

Suçlu da değildi ya çocuklar

Ve son: Gerçek darağacı. Deniz’in, ardından Yusuf’un, Hüseyin’in asıldığı, Halit Çelenk’lerin gözyaşlarıyla, Ali Elverdi’lerin donuk, muzaffer bir suratla izlediği, Erdal Eren’lerin daha 18 olmadan ona bağlanarak can verdiği o darağacı. Türkiye’nin insanlık dışı uygulamalarının en somut şahidi, müzenin çıkışında, sanki içerisi insanı yeteri kadar etkilememiş gibi, yalnız yalnız uğurluyor ziyaretçileri. Yanında da öldürdüğü insanların ölüm yıllarıyla isimleri yazılı. Bu sırada bir aile var önümde benim gibi darağacına bakakalan. Küçük çocuk, “Baba, sana da yaptılar mı bunu?” diye soruyor. Aile gülüyor hep beraber, hâlâ gülebilmelerine imreniyorum. “Yapsalar şimdi, burada olur muydum, oğlum” diyor ve “Kime yaptılar o zaman?” der gibi bakan çocuğa, “Onu en suçlulara yaptılar” diye ekleyiveriyor. İster istemez dönüyor başım son cümlenin geldiği yöne, adamcağız da benim verdiğim tepkiyi kendi kendine vermiş olacak ki tam o anda “Suçlu da değildi ya çocuklar…” diyor derin derin iç çekerek, ailecek çıkıyorlar müzeden.

Bütün bunlar o labirentin içinde yaşanmış, yazılanlar, anlatılanlar doğru. Başka yok mu böyle gözler önüne serilmesi, asla unutulmaması gereken anları barındırmış cezaevleri? Mamak hala cezaevi olarak kullanılıyor, Diyarbakır ise bomboş. Ütopik bir arzu belki; ama Sinop, Diyarbakır gibi bütün diğer cezaevleri müze haline getirilmeli, oralarda yaşananlar, insanlık dışı, haksız hukuksuz uygulamalar o açılan müzelerle, unutulmayacak; ama aynı zamanda da asla tekrarlanmayacak şekilde gömülmeli.

Deniz Gezmiş idam ip

Deniz’in, ardından Yusuf’un, Hüseyin’in asıldıı, Erdal Eren’lerin daha 18 olmadan ona balanarak can verdii daraacı.

Bir önceki yazımız olan Mendeleyev Periyodik Cetvel'i nasıl buldu? başlıklı makalemizde Dimitri Ivanoviç Mendeleyev, mendelevyum ve Mendeleyev hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

1 Response

  1. tanıtım sitesi says:

    Çok güzel paylaşımlarda bulunuyorsunuz çok teşekkür ederim

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *