Türkiye’nin Suriyeli mülteciler ile imtihanı

Dr. Çiğdem H. BENAM
Dr. Benam lisans eğitimini ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi`nde, yüksek lisans eğitimini Galler Üniversitesi, Aberystwyth’de, Doktora eğitimini ise ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamıştır. Oxford ve Harvard üniversitelerinde araştırmacı olarak bulunmuştur ve halen Boston Üniversitesi’nde araştırmacıdır. Doktora tezi AB’nin sınır güvenliği ve düzensiz göç politikalarına dairdir. Akademik ilgi alanları Uluslararsı İlişkiler teorileri, eleştirel güvenlik kuramları, sınır güvenliği, göç, mülteciler ile Türk ve İran siyaseti dir.

Türkiye’nin sınırlarında 1991’den bu yana görülen en büyük nüfus hareketliliği yaşanıyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) en son verilerine göre Suriyeli mülteci sayısı 2 milyonu aştı. Bu rakama ülke içinde yerlerinden olan yaklaşık 4,2 milyon ve kendi imkanları ile diğer ülkelerde ikamet edenler de eklenince insani krizin boyutu daha netleşiyor.
Suriye’nin tüm komşuları bu gelişmelerden kendi paylarına düşeni almaktalar. Lübnan 720 bin, Ürdün 519 bin, Türkiye 463 bin, Irak 171 bin ve Mısır da 111 bin kayıtlı mülteciye ev sahipliği yapıyor. Körfez Savaşı ve sonrasında Saddam Hüseyin’in gazabından kaçan yüzbinlerce Iraklı Kürdü sınırda durdurarak, girişlerine uluslararası toplumda gerekli ilgi oluşmadan izin vermeyen Türkiye, Suriyeli sığınmacılara yönelik olarak krizin başlarından son dönemde güvenlik risklerinin iyice belirgin bir hal almasına kadar açık kapı politikası izlemiştir.

Uzun mültecilik
Her ne kadar uluslararası ilişkiler literatüründe çok geniş bir yer bulmasa da, uzun yıllar süren mültecilik hali uluslararası toplumun yabancı olmadığı bir konudur. Başta Filistinliler olmak üzere, Ruanda’dan Sudan’a binlerce insan on yıllardır komşu ülkelerdeki kamplarda yaşamakta ve bunun külfetine de, iktisadi durumu iyi olmayan üçüncü dünya ülkeleri katlanmaktadır. Literatürde ‘uzatılmış mültecilik’ (protracted refugee situation) olarak tanımlanan durum, mültecilere kucak açan ülkeler için çeşitli güvenlik riskleri taşımaktadır.
Bunların başında çatışmanın sınır ötesine yayılması, kampların silahlandırılması, silah ve savaşçıların sınır ötesine yayılması, daha düşük çaplı olsa da yerel halk ile yaşanan gerginlikler ve kamplarda kaynakların sınırlı olmasından doğan fuhuş, hırsızlık ve benzeri suçlar sayılabilir.
Dışişleri Bakanlığı, çatışmaların başında 100 bin sığınmacıyı psikolojik sınır olarak ilan etmesine rağmen, bu sayı çabukça aşılmış ve uluslararası toplumdan bir destek gelmemiştir. Buna rağmen, sığınmacıların yerleştirildiği kamplar ile ilgili işlemlerden sorumlu Başbakanlığa bağlı AFAD bu süreçte oldukça başarılı bir sınav vermiştir. Diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında Türkiye’deki kabul merkezleri ve yerleştirme işlemleri başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Bu durum 1999 depremi sonrası Türkiye’nin gelişen afet mücadele kapasitesini de yansıtmaktadır.

Mülteci güvenliği

Ancak daha çok dış politikanın içeriye yansımalarından kaynaklanan ve mültecilerin güvenliklerini tehlikeye atan ciddi hatalar da yapılmıştır. Literatürde bahsedilen güvenlik risklerinin bir kısmını Türkiye, Reyhanlı bombalamaları ve Hatay’daki Alevi halk ile mülteciler arasındaki gerginlikler vesilesiyle tecrübe etmiştir.
Suriye krizinin başlangıcında, özellikle Hatay’ın sosyal doku açısından Suriye’nin küçük ölçekte bir yansıması olduğu gerçeği göz ardı edilerek, mülteciler ile çatışmaya taraf olan silahlı gruplar net bir şekilde birbirinden ayrılmamıştır. Sığınmacılar için açık kapı politikasının bir grup gerilla için de geçerli olduğu kısa sürede anlaşılmış ve Türkiye gittikçe artan bir şekilde çatışmanın tarafı haline gelmiştir. Sorun Türkiye’nin politikasının- öyle olmadığı yetkili makamlarca açıklansa da- gittikçe mezhepçi bir çizgiye kaydığı şeklinde algılanmasıdır. Bu algı Sunni Arap sığınmacılar ile Alevi Hatay halkını zaman zaman karşı karşıya getirmiştir. Eylül’den bugüne yeni gelen Sunni sığınmacılar, sınıra yakın bölgeler yerine iç bölgelere yönlendirilmekte, böylece gerilimin düşürülmesi hedeflenmektedir. Eleştirilerin bir diğer kaynağı da devlet işleyişindeki- çoğu zaman- yasakçı mantık ve şeffaflık eksikliği olmuştur. Örneğin, Mart 2012’de hükümet Suriyeli sığınmacılara nasıl davranılması gerektiğine dair bir genelge yayımlamıştır ancak bunu, konu ile ilgilenen sivil toplum kuruluşları ile paylaşmamış, yerel halkta gereksiz bir kuşku ortamının doğmasına yol açmıştır.

Kaynak kullanımı

İltica konularında çalışanlarca eleştirilen bir başka husus, Türkiye’nin kaynaklarını verimli bir şekilde kullanmamasına dairdir. Örneğin çatışmaların başında gelen sığınmacılar için hazırlanan kamplarda düz ekran televizyonların dağıtıldığı, basında çıkan haberler arasındadır. Türkiye’nin açık kapı politikası ve bu cömertliği kısmen Esad rejiminin hızlıca devrileceği yanlış varsayımından kaynaklanmıştır. Çatışmaların beklenenden uzun süreceği anlaşılınca ve uluslararası toplumdan yardım gelmeyince, Türkiye yeni sığınmacı kabullerini (her ne kadar pasaportu olan ve kendi imkanları ile ikamet edeceklere sınır açık olsa da) yeni kamplar yapılıncaya kadar durdurma yoluna gitmiştir. Dolayısıyla bir tarafta çadırlarında düz ekran TV seyreden Suriyeli mülteciler, diğer tarafta sınırın Suriye tarafında zor koşullarda hayatta kalmaya çalışan mülteciler resmi ortaya çıkmıştır.

Çözüm?

Mülteci sorununa üç daimi çözüm bulunmaktadır; üçüncü bir ülkeye yerleştirme, yerel entegrasyon ve geldikleri ülkeye geri gönderme. Suriyeliler için, mevcut koşullarda, bu üç alternatif de uygulanabilir görünmemekte. Son günlerde tartışılan muhtemel ABD müdahalesinin Suriye’de kapsamlı bir çözüm yaratacak türde olmayacağı, sadece Esad rejiminin küçük çaplı cezalandırılmasını hedeflediği anlaşılmaktadır.

Şiddet sürerse

Türkiye’nin bir müddettir savunduğu sınırda bir ara bölge kurulması ve sığınmacıların bu güvenli bölgeye yerleştirilmesi de ABD müdahalesinin doğuracağı sonuçlar arasında görünmemektedir. Gerçekleşse dahi bunun ne tür siyasi sorunlar yaratabileceğine dair en yakın örnek Körfez Savaşı ve uçuşa yasak bölgenin oluşturulması sonrası Kuzey Irak’taki siyasi gelişmelerdir. Suriye’deki şiddet sürdükçe siviller ülkelerini terk etmek zorunda kalacaktır. Türkiye ise binlerce ve hatta yakında sayısı milyonu bulacak Suriyeli sığınmacı ile yaşamaya alışmak durumundadır. Türkiye’nin kısa dönemde önündeki iki temel sorun, sayıları gittikçe artan mültecilerin mali külfetini tek başına göğüslemek ve farklı grupların kaçınılmaz olarak çatışmaları Türkiye’ye taşıması ve bunun sonucunda ülkede halihazırda var olan kimliksel fay hatlarını harekete geçirmesi olacaktır.

Bir önceki yazımız olan Mezarımı ne yapayım? başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *