‘Türkiye artık olayları izlemek istemiyor’

Beşiktaş taraftarı bir siyaset bilimci olan Doç. Dr. H. Bahadır Türk, sahalarda olay çıkaranları analiz etti: “Bu adamlar  saf anlamıyla kötü değil. Hikayenin pasif bir dinleyicisi  değil, anlatıcısı olmak istiyorlar. Artık Türkiye’de kimse  sadece bir şeyi izlemekle ya da dinlemekle yetinmiyor”

Beşiktaş-Galatasaray derbisinin son dakikalarında çıkan olayları herkes tuttuğu takıma, durduğu yere göre başka bir gözle izledi. Herkes aynı yere baksa da bazıları kurgulanmış bir cezalandırma oyununun piyonlarını, bazıları zaten berbat durumdaki Türk futbolunun canına okuyan vandalları, bazıları rakip oyuncu tarafından provoke edilmiş masumları gördü sahada. Peki ama o elinde sandalyeyle güvenlik görevlisini kovalayan adam gerçekte kim? Bir komplonun aktörü olsun ya da olmasın… O sahaya niye atladı? O sahaya girenleri futbolun geri kalanından ayırmak mümkün mü? Aklımdaki sorulara genç bir akademisyenden cevaplar aldım. Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. H. Bahadır Türk, bir siyaset bilimci ve Beşiktaş taraftarı olarak sorularımı yanıtladı. Doç. Türk, İletişim Yayınları’ndan çıkmış “Şirket ve Parti: Genç Parti ve Siyaset”, “Çoban ve Kral: Siyasetnamelerde İdeal Yönetici İmgesi” ve “Hayali Kahramanlar, Hakiki Erkekler” adlı kitapların yazarı.

Kim bu sahaya giren adamlar?

Çoğu kişinin gözünde lümpen insanlar. Maçlara gidiyorlar, ipsiz sapsızlar ve sürekli sorun çıkarıyorlar. Ama bu algıda sorunlu bazı şeyler var. Lümpen, biliyorsunuz Marx’ın kullandığı biçimiyle hiçbir toplumsal kesimin kabul etmediği, içinde yankesicilerin de maceraperestlerin de olduğu son derece heterojen bir kitle. Fakat Türkiye’de 1980’lerden sonra gördüğümüz trendler bize şunu söylüyor: Artık böyle heterojen bir kitleden çok, bir ruh hali olarak lümpenlikten bahsetmek mümkün.
Lümpenlik tüm sınıfların reddettiği dağınık bir kitle değil, ekonomik koşullardan bağımsız olarak her sınıfta görülmeye başlayan bir ruh hali oldu. Sahaya atlayıp olay çıkaranları, “İşsiz güçsüz adamlar” diye yaftalamak çok da doğru değil. Aralarında işsiz güçsüzlerin de olduğu, çok daha karmaşık bir kitleden bahsediyoruz.

Bunlar bizim karşımıza günlük hayatta nasıl çıkıyorlar?

Lümpenliğe atfedilen belli davranışlar var. Mesela herhangi bir etik prensibe bağlı olmadan tamamen maddi ya da duygusal güdülerle hareket etmek, bir erdem nosyonuna bağlı kalmamak gibi. Bu Türkiye’de pek çok sınıfta görülmeye başlanan bir unsur. Maçta olay çıkaranlar ise otoriter bir talepkarlıktan muzdarip. Yani her şeye hakları olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’de özellikle futbolla ilgili, kazanmayı tek seçenek olarak vurgulayan bir kültür ortaya çıktı. İster işsiz güçsüz olsun, ister şeref locasında, şu noktada birleşiyorlar: İkisinin de talebi kazanmak, ikisi de
diğer bütün seçeneklere kapalı.

“Mazlumuz, acı çektik, ezildik, bizim her şeye hakkımız var artık”

Eğer bu örgütlü değilse, bir tür kendini ifade biçimi. Nasıl bir ruh halini anlatıyor bize?

Bir tür benlik kutsamasından bahsetmek mümkün. Sevdikleri şeyin içinde kaybolarak önemli olduklarını düşünüyorlar. Burada hasım, düşman ya da rakip olarak görülen taraf abartılırken aslında bahsedilen şey ikili bir bakış.
Hem mazlumluk “Hedefiz, ezildik, zaten hayatın her alanında acı çektik” hem de tam bu yüzden “Her şeye hakkımız var, her şeyi isteyebiliriz”. Bu benlik kutsaması da bir tür ergenlik psikolojisine yaklaştırıyor bizi. Sahaya giren insanların yaptığı ilk şeylerden birisi…

Hatıra fotoğrafı çektirmek…

Kale çizgisinde sandalyeleri koyup iki insanın birbirine sarılarak hatıra fotoğrafı çektirmesinde, diğerlerinin sandalyelerle güvenlik görevlisini kovalaması kadar kritik bir şey görüyorum: “Çok önemliyim, beni fark edin.” Ergenlerde görülen otoriter bir dil. “Kimse beni anlamıyor,
o yüzden herkese karşı sert, her konuda kati olabilirim.” Bunu besleyenlerden biri de sosyal medya araçları. Bu fotoğrafların çekilmesi ya da kale direğine asılıp el sallama meseleleri biraz da “Kanka bunu Twitter’da paylaşalım, Facebook’a koyuyorum”un ve oradan bir persona yaratıp o personanın izdüşümünü orada devam ettirmenin uzantısı.

Bu izleyici olmaktan çıkıp aktör olma girişimi mi?

Aynen öyle. 90’larda Türkiye’de bir konuşma patlaması yaşandı. Herkes fikrinin çok önemli olduğuna inanmaya başladı. “Siyaset Meydanı”nın artan popülerliği, sürekli konuşan, her konuda kanaat belirten, kanaatinin dünyanın en önemli şeyi olduğuna inanan insanlar… Burada da söylediğiniz dinamik var. Bu adamlar saf anlamıyla kötü değiller. Hikayenin pasif bir dinleyicisi değil, anlatıcısı olmak istiyorlar. Artık Türkiye’de kimse sadece bir şeyi izlemekle ya da dinlemekle yetinmiyor. Her film düşkününün kafasında bir film çekmek var. Kıyısından köşesinden medyaya giren herkes “Acaba ne zaman kendi programımı yaparım” diyor. Bence oradakiler bu akışın uzantısı olan bir refleksle hareket ediyorlar.

Bu insanların maç izlerkenki ortak davranış biçimleri nedir? Bunu size bir Beşiktaş taraftarı ve tribünden bir kişi olduğunuz için de soruyorum.

Aslında bir takımı seçmenin mantıklı bir nedeni yoktur. İşin içinde böyle bir irrasyonalite olması insanları birbirine yaklaştırıyor, açıklayamadıkları bir ortak nokta oluşturuyor. Bu sevgiyi açıklayabilmek için, her taraftar
grubu, takımlarının kendilerine ihtiyaç duyduğu gibi bir önkabulden hareket eder. “Biz olmazsak olmaz.”
Ama farklılıklar da var. Çarşı’ya ve son olaylarda adını duymaya başladığımız 1453 Kartalları grubuna bakalım. Farklı dünya görüşüne sahip olmak ya da farklı toplumsal kesimlerden gelmek gibi. Ama en nihayetinde taraftarlık farklılıktan çok ortaklığa dayanan bir şey. Dolayısıyla
o farklılıkların çok bir anlamı yok. Ta ki bu son maça kadar. Bu son maçta beni tedirgin eden şey, taraftarların ortaklıktan çok gruplar arası farklılıklar üzerinden yeni bir ayrışma noktası haline gelmesi.

“Stada bedava girenler olsa bile bu, suç ortaklığını ortadan kaldırmaz”

Maçta çok sayıda sahte bilet, kaçak giriş olduğuna göre, başka bir statta oynansaydı olay çıkarma potansiyeli olan seyirciler olmayacaktı diyebilir miyiz?

Ne zaman Türkiye’de bir futbol maçında bir olay çıksa “kaçak girdiler, bedava bilet dağıtıldı” lafları ortaya dökülüyor. Bu söyleme şüpheyle bakıyorum. “Bunlar bedavacılar, yani maddi açıdan bilet alamayacak durumda olanlar, yani bedava bilete tribünde belli sloganları atan insanlar” açıklamalarını tehlikeli buluyorum. Çünkü burada meseleyi basitleştiren, “Aslında taraftarımız son derece asil ama bu beleşçiler camiamızı lekeliyor” bakış açısı var. Gerçekten bedava ya da atlayarak girenler olsa bile bu, oradaki suç ortaklığını ortadan kaldırmaz.

1453’ün nasıl ortaya çıktığı konusunda bir bilginiz var mı?

Ben 1453’ün adını ağustos ayının son günlerinde duydum. Sosyal medyadaki tartışmalardan izlediğim kadarıyla bu arkadaşlar, Çarşı’nın muhalif rolünü önce bir ihtiyatla sonra da muhalefetle karşılamış, Türk sağının milliyetçi muhafazakar değerlerine kendilerini yakın hisseden kişiler. 1453 Kartalları ya bir sürü gerilime taraf olacak ve Beşiktaş içindeki olası kargaşaların aktörlerinden biri olarak bir süre daha adını duyacağız ya da bir süre sonra unutulacak.

Şu ana kadar konuştuğumuz grup, kulüplerin en sevdiği taraftar türü değil.

Kulüpler kontrol edemeyecekleri taraftar gruplarından hoşlanmıyor. Beşiktaş’ın pek çok yöneticisinin de aslında Çarşı’dan çok haz etmediğini düşünüyorum. Türk sporunun aktörleri hükümetlerle kötü olmak istemiyor. Bu türden ne yapacağı kestirilemez, başına buyruk gruplar muhalif bir duruş sergiliyor ve bu kulüplerin çok hoşuna gitmiyor. Bir kulüp yöneticisi için ideal taraftar haksızlığa karşı dik durup herhangi bir toplumsal olayda tavır koyan taraftar değil, en fazla lisanslı ürünü tüketen taraftardır.

“Spor medyasında öfkeyi destekleyen bir dil var”

Medyanın sorumluluğundan söz edilebilir mi?

Türkiye’de futbol çok erkek bir alan. O yüzden öfkeyi, şiddeti bu kadar sık görüyoruz. Spor medyasında da bunu destekleyen bir dil var. Türkiye’deki en popüler teknik direktör Fatih Terim. Başkan deyince akla gelen popüler isim Aziz Yıldırım. Futbol yorumcusu Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu. Bu bir şey anlatıyor. Tavizsiz, eril kültürü yücelten figürler. Yeri geldiğinde argoya kaçan bir dili kullanmaktan çekinmeyen, kaybetmeyi kabul etmeyen, her koşulda haklı olduğunu düşünen, hukuka karşı bile savaş açmayı hak gören bir bakış açısı.

Bu olayda Gezi kaynaklı bir karşıtlıktan söz ediliyor. Bu kalıcı mı?

Gezi, kendini onun içinde konumlandıran kitle için uzun süre anlamlı olmaya devam edecek. Öte yandan taraftarlık öfke anlarında son derece dramatik bir pragmatizmden de yararlanmaya çalışır. Mesela kötü bir hakem kararında ya da federasyonun Fenerbahçe, Galatasaray ya da Beşiktaş’ı sıkıştırmaya dönük bir operasyon düzenlediğine dair herhangi bir intiba oluşmaya başladığı anda maçta “Sık bakalım” ya da hükümet karşıtı, Gezi yanlısı sloganlarda bir
artış olacak.

Bu tribündeki iktidar yanlılarını dönüştürebilir mi?

Evet. Tam anlamıyla iktidar yanlısı olanları dönüştürmesi zor ama iki arada bir derede bulunan mutedil adamın bir yerden slogana gireceği an da gelebilir. O anki bu mağduriyet hissinin ve buradan gelen intikam duygusunun, “Yaptığınızı unutmuyoruz. Sizi kızdıran bir şeyi destekliyoruz” ruh halinin hemen devreye sokulabileceğini düşünüyorum.

 MİRGÜN CABAS

Bir önceki yazımız olan Taksim alt geçidindeki kazanın nedeni proje hatası başlıklı makalemizde Mehveş Evin, Taksim alt geçidi ve Taksim projesi hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *