Türk mafyasından kaçtı, huzuru Tayland’da buldu

Tayland’ın başkenti Bangkok’un 120 kilometre kuzeyinde, dünyada eşi benzeri bulunmayan bir manastır bulunuyor. Tham Krabok isimli bu manastırı diğerlerinden ayıran özelliği, içindeki alışıldık metotların çok ötesinde bir tedavi sunan detoks merkezi. İlk kez 1959 yılında kapısını uyuşturucu bağımlılarına açan bu manastır, Taylandlıların dışında bağımlılıklarından kurtulmak isteyen yabancıları da bünyesine kabul ediyor.
Chiang Mai kentinde, hikayesi manastır kadar sıradışı olan rahip Eric Muler ile yolumuz kesişiyor. Manastırın uyuşturucu rehabilitasyonundan yararlanan, ardından Tham Krabok’ta kalıp yaklaşık 2 yıllık bir rahiplik serüveninden sonra ayrılan Muler’ın hayat hikayesi macera filmlerini aratmayan dönemeçlerden geçerek Türkiye’ye uzanıyor. Türkiye ve Hollanda’daki Türk uyuşturucu mafyasından kaçan Muler’in serüveni, 1981 yılında 19 yaşındayken Birleşmiş Milletler askeri olarak Lübnan savaşına katılmasıyla başlıyor. İyi bildiği 7 dilden biri olan Türkçe’yle ve zaman zaman yaptığı çeşitli Anadolu şiveleriyle konuştuğumuz Muler, “Açık konuşmak gerekirse tanıdığım en kötü insanların yanı sıra en iyileri de Türklerdi” diyor. Muler’le BM askeri oluşundan Tayland’a kadar geçen serüvenini konuştuk.

12 gün komada kaldı
Hollanda’da asker bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Muler, “tartışma konusu bile olmadan” aile mesleğini seçiyor. 1981’de Lübnan’a yollanan Muler, “Başta bir yol devriyesinde görev aldım. 3 ay sonra görevim değişti ve beni İsrail sınırına yakın bir dağa gönderdiler. Sınır sürekli ihlal ediliyordu. Bir gece devriyedeydik, İsraillileri sınırdan uzak tutmaya çalışıyorduk. Fakat pusuya düşürüldük. O akşam el bombasıyla vuruldum. 12 gün komada kaldım. Tüm vücudum yaralanmıştı” diyor.
Muler bu olayın ardından Hollanda’ya geri dönüyor. Fakat yaşadıkları nedeniyle bir türlü kendine gelemiyor. Hâlâ kendini savaşta gibi hisseden, sürekli kabus gören ve panik atak yaşayan Muler, bir “adrenalin bağımlısı”na dönüşüyor.
Türk ailelerle iç içe bir çocukluk geçiren, top oynarken Türkçe öğrenen Muler, Hollanda’ya geri döndüğünde tekrar Türklerin arasına giriyor. “Eski tip kabadayılar da vardı, omuzlarına ceket atıp tespihle dolaşan. Ben de tabanca kullanabiliyordum, şiveleri ve argoyu anlıyordum. Beni kullanmak istediler” diyen Muler, adrenalin arayışına kapılarak 15 yıl boyunca kurtulamayacağı mafyanın içine düşüyor. “Yaklaşık bir sene sonra uyuşturucu kullanmaya başladım” diyen Muler, “ağır bir bağımlı” haline geliyor. Bağımlılığı mafya içindeki konumunu da düşürüyor: “Başta çok güveniliyordum sonra bağımlılığım yüzünden kapıcılığa kadar geriledim. Kullanıcılar da mafya için tehlikelidir. Her 20-30 dakikada bir tuvalete gitmek zorunda kalıyordum. Zayıflamıştım.”

‘Geceyarısı Ekspresi’ etkisi
Türkiye’ye gidip gelen Muler, mahkemede biten macerasını şöyle anlatıyor: “Mecidiyeköy kaçakçılar şubesinde de bir geçmişim oldu. Eroin işinin yanında bir dönem araba kaçakçılığı da yaptım. Bunu bir Türk’le yapıyorduk. Daha sonra onun bir akrabasıyla davası oldu ve akrabası onu araba kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle suçladı. Yakalanmasının ardından benim ismimin bulunduğu bir araba ortaya çıktı.
Karakola götürdüklerinde Türkçe konuşursam durumumun daha kötü olacağını düşündüğüm için İngilizce konuştum. Bana sorduklarında arabamı ödünç aldığını, bir düğün için kullanacağını söyledim. Sonra beni tekrar bir odaya koydular. O dönem Geceyarısı Ekspresi’ filmini izlemiştim, farklı farklı bir sürü insan vardı. İranlı bir eroin kaçakçısını çok kötü dövüyorlardı, sürekli sesini duyuyorduk; ben baya korkmuştum. Beraber iş yaptığım adam benim iyi Türkçe konuştuğumu söylemiş olacak ki ardından bulunduğum koğuşun kapısı açıldı ve oradaki komiser küfrederek bana vurmaya başladı. Sonra bizi şartlı bıraktılar ben de çalıştığım adamla bir daha bir araya geldim. Beni ele verirse kendisinin de yanacağını söyledim. Hakkında fazla şey biliyordum. Konuşmadı. Sonra çıktığımız mahkemede bizi bıraktılar. O tarihten sonra da Türkiye’ye gitmedim. 1990’ların sonuydu.”

‘Gidecek limanı olmayan gemi gibi olurdum’

Mafyadan nasıl ayrıldınız?

Hollanda’da eski bir polis vardı. Sosyal Güvenlik kurumunda çalışıyordu. Kayıtlarımı görmüştü. Daha önce de Tayland’ı ziyaret etmişti tapınağı biliyordu. Tapınakta orada rahip olan Amerikalı eski bir Vietnam gazisi tanışmıştı. Eğer o yapabiliyorsa benim de yapabileceğimi düşünmüştü.

Manastıra girdiğinizde ne oldu?

Hayatımdaki en önemli dönüm noktası manastıra giriş anımdır. İlk girdiğimde daha önce bahsettiğim Vietnam gazisi karşıladı. Siyahiydi ve konuşmasıyla davranışlarıyla tam bir New York’luydu. İlk cümlesi “Evine hoş geldin kardeşim” oldu. O cümle benim içime işledi. Çok duygusal bir andı. Ruhani işlere karşı kendimi yakın hissetmişimdir. Kafamda sürekli sorular vardı özellikle savaştan sonra hayatla ilgili. Çeşitli dinlere de yakınlaşmıştım. Kuran’ı da okudum.

Manastırdaki hayatınız ve rahip olma süreciniz nasıldı?

Ordu gibiydi. Günde tek öğün yemek yeniliyordu. Sabah 6.30-7’de kahvaltı yerine ana öğün. Başlarda çok acıkıyordum ama sonra kendimi ona adapte ettim. Sabırsızdım ve bunu orada farkettim. Eğer günde bir öğün yemek yiyiyorsan aç olmamak yemeği hatırlamamak için bir bilinçsizlik durumuna geçmen gerekiyor. Aklına bir şey geliyorsa onun gitmesine izin vermen gerekiyor. Bu hali kazanmak çok zor. Fakat yapılan şeyin dinle ilgisi yok. Daha doğrusu ruhani bir bütünlük arıyorsan cevap bir yerde değil. Mevlana’da söylüyor Gel ne olursan ol gel diye. Mesaj bu, her yerde aynı.

İki sene sonra manastırdan kaçmışsınız…

Kadınlara olan ilgim tekrar arttı. Kadınlarla beraber olmak istedim ama bu cinsel anlamda değil. Yanımda kadın olmasını istedim. Oldukça erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz. Dünyada hem erkeğin hem de kadının enerjisi var. Benim de o enerjiye ihtiyacım vardı. Bir manastırda bunu bulamazsınız. Eski rahiplerle de bunu konuşmak o kadar kolay değil.

Neden Tayland’da kaldınız?

Beni burayla tanıştıran Sosyal Güvenlik memurunun Chang Mai’de bir oteli vardı ben de buraya geldim. Yaşlanmıştım gece hayatına bir ilgim kalmamıştı. Sonra bir arkadaşım internete şans vermemi istedi. O sayede karımla tanıştım. Şimdi 3 yıldır evliyiz.

Peki şu anda ne yapıyorsunuz?

Karımla birlikte “ Creating Balance Thailand” adlı Sivil Toplum Kuruluşu adı altında buradaki kabilelerde bulunan öksüz ve engelli çocuklara yardım ediyoruz. Buradaki kabileler engelli çocuklarla ilgili lanetlendiklerini düşünüyor ve bir yere kapıyorlar hayvan gibi bakıyorlar onları tekrar topluma kazandırıp tekerlekli sandalye gibi ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Manastırdaki bir rahip bana toplumdan çok fazla şey götürdüğümü şimdi geri vermem gerektiğini söylemişti ben de onu yapıyorum. Bu STK insanlara yardım etme konusunda bir anlamda motivasyonum oldu.

Eğer Tayland’a gelmeseydiniz veya bu manastıra girmeseydiniz kendinizi nerede bulurdunuz?

Hiç hayalim olmazdı. Denizde gidecek limanı olmayan bir gemi gibi olurdum. Nasıl olacağını bilmiyorum ama iyi bir şekilde bitirdiğimi düşünüyorum.

 

Bir önceki yazımız olan Çatalca'daki Roman ailelerin çilesi başlıklı makalemizde Çatalca, Çatalca Belediye Başkanı Cem Kara ve Çatalca Belediyesi hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *