Sean Penn’in filmografi ve Olmak İstediği Yer filmi

Aktörü emekli bir rockçı olarak izleyeceğimiz “Olmak İstediğim Yer”, Sean Penn’in star kimliğinin dışına çıktığı filmlerden… Filmin yönetmeni Paolo Sorrentino ve Sean Penn, Cannes’da tanışmışlardı.

Sean Penn, öfke dolu bir adamdan, hüküm süren sisteme karşı hâlâ tepkili usta bir aktöre dönüştü. Ayın filmlerinden “Olmak İstediğim Yer / This Must Be the Place”te geçmişin izini sürerken hayatı yeniden anlam kazanan, eski bir rockçıyı canlandırıyor.

Sean Penn’in yakın zamanda gündeme nasıl oturduğunu bir hatırlayın. Terrence Malick’in “Hayat Ağacı / The Tree of Life” ında rol alan Sean Penn, film üzerine kendisine yöneltilen sorulara şöyle ilginç bir cevap vermişti: “Senaryodaki duygu yoğunluğunu filmin kendisinde bulamadım, oysa film okuduğum en muhteşem senaryoya sahipti. Bence filmin etkisini azaltmadan kurulacak daha net ve daha geleneksel bir anlatım, çok daha iyi bir sonuç verebilirdi.

Açıkçası, hâlâ o filmde ne işim olduğunu ve içeriğe nasıl bir katkıda bulunduğumu çözmeye çalışıyorum.” Sean Penn’e kısmen de olsa hak vermemek ve dürüstlüğüne şapka çıkarmamak elde değil. Gerçekten de “Hayat Ağacı”nda Sean Penn’in karakterinin filme sağladığı katkı tartışılır. Ancak bu düşünceyi bir seyirci ya da bir film eleştirmeni olarak ifade etmek başka, filmin oyuncusu olarak dünyaya ilan etmek başka.

Sean Penn’in kural tanımazlığını açıklayan en iyi örneklerden biri bu.


Olmak İstediğim Yer – Türkçe Altyazılı Fragman

‘90’larda Hollywood’un kötü çocuğu olarak anılmasını sağlayan da aynı kural tanımazlık aslında. Ancak o zamanlar, şimdiki görmüş geçirmiş halinin çok daha fevri ve asi versiyonuyla karşımızdaydı. 1985-1989 yılları arasında Madonna gibi bir başka asi ile evli kalmış, o süreçtemagazin muhabirlerine savaş açmış, hatta otel odasında yakaladığı bir tanesini ayak bileklerinden bağlayarak dokuzuncu katın balkonunda sallandırmıştı. Gerçek hayatta çizdiği bu gözü kara, asabi, şiddete eğilimli ve tekinsiz insan imajı, oyunculuk kariyeri boyunca sıklıkla canlandırdığı sorunlu, depresif, sigara dumanları içinde kaybolmuş ve ölesiye mutsuz karakterlerle birleşince, Sean Penn’i çağdaşı olduğu aktörlerden daha farklı bir konuma oturtuyor.

Cadı avında avlanan baba Oyuncu bir anne-babaya sahip olduğu için, setlerde koşuşturarak büyüyen, ilk kamera önü deneyimini de babasının yönettiği bir TV dizisinde figüran olarak yaşayan Penn, 1998’de kanserden ölen babası Leo Penn’i hayatındaki en önemli figür olarak tanımlıyor. Aktivist yönünün, muhalif fikirlerinin ve bozuk düzene yönelttiği isyan duygularının babasından miras kaldığını tahmin etmek zor değil. Leo Penn, II. Dünya Savaşı’nda savaşmış ve eve sağ salim dönmeyi başarmış bir Amerikan vatandaşıydı, ancak solcu geçmişi onu ‘50’lerde Hollywood’daki cadı avı sırasında ‘komünist’ olduğu şüphesiyle kara listeye sokmaya yetti.

Babasının yaşadığı zorluklara tanıklık ederek büyüyen Penn, haksızlıklara kafa tutmaya ta o zamandan karar verdi.

Her an yumruğunu havaya kaldırmaya hazır böyle bir insanın, oyunculuk kariyerini her şeyin üzerinde tutması beklenemez herhalde. Gerçekten de Penn asla bir kariyer insanı olmadığını söylüyor ısrarla. Kariyerini bir adım ileriye taşımak gibi derdi olmadığını oynayacağı filmlerle ilgili kararları, tamamen o dönemdeki hislerine dayanarak verdiğini belirtiyor. Diğer yandan aktörün hüzün ve depresyon kokan sancılı karakterlere olan zaafını görmezden gelemeyiz.

Bunun en güzel örneklerine “21 Gram / 21 Grams”, “Gizemli Nehir / Mystic River” ve “The Assassination of Richard Nixon” gibi filmlerde tanık olduk.

Bunlar dışında etrafındaki olayları kontrol edemeyen, ne yapacağını şaşırmış, çaresizlikten saçını başını yolan karakterler de Penn’in ekran personasına son derece uygun düşüyor. Saklı hazinelerden olan “State of Grace” ve sırf etrafında olmak için bile filminde rol alabileceğini söylediği Oliver Stone’un yönettiği “U Turn” tam da bu tip Penn karakterlerine yer veriyordu.

Penn, ondan beklenileni sinema perdesine yansıtmayı başardı, orası kesin.

Ama seyirciyi şaşırtma yeteneğine de sahip olduğunu kanıtlayan hamleler yapmaktan çekinmedi. Yedi yaşındaki bir çocuğun zekasına sahip olan Sam Dawson’ı canlandırdığı “Benim Adım Sam / I Am Sam”, berbat bir saç modeli ve kokuşmuş kişiliğiyle perdeye nefret tohumları eken avukat David Kleinfeld olarak karşımıza çıktığı “Carlito’nun Yolu / Carlito’s Way” ve eşcinsel siyaset adamı Harvey Milk rolünü üstlendiği, kendisine iki Oscar’ından birini kazandıran “Milk”, sinemada inşa ettiği kimliği zaman zaman bir kenara bırakabileceğini kanıtlar nitelikteydi.

Penn, bir oyuncu olarak bu kadar etkili işler çıkarmış olsa da, çocukluğunda gelecekteki meslektaşı Emilio Estevez ile 8 mm filmler çeken hevesli bir sinema âşığı olarak, asıl istediğinin film yönetmek olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Senaryosunu yazıp yönettiği ilk film “The Indian Runner” Penn’in büyük bir oh çekmesine neden oldu, zira anlatmayı her şeyden çok istediği hikayeyi nihayet peliküle aktarabilmişti.

Daha sonra çok sevdiği Jack Nicholson’ı başrole taşıdığı iki film daha çekti: “The Crossing Guard” ve “The Pledge”.

Her iki film de çok zor durumda kalmış, omuzlarındaki sorumlulukların altında ezilen adamların hikayesini anlatıyordu.

2007’de yönettiği ve gerçek bir hikayeye dayanan “Into the Wild” ise Penn’in yönettiği en başarılı film sayıldı. Penn’in 2013’te çekimlerine başlayacağı yeni filmi “The Comedian”da ise Robert De Niro ve Kristen Wiig oynuyor.

Bu ay izleyeceğimiz “Olmak İstediğim Yer / This Must Be the Place” Penn’in star kimliğinin dışına çıktığı filmlerden biri. Aktörü bu kez emekliye ayrılmış bir rockçı olarak izleyeceğiz. İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino ile Sean Penn’in yolu 2008 Cannes Film Festivali’nde kesişti. Penn’in başkanlığını yaptığı jüri, Sorrentino’nun filmi “Il Divo”ya Jüri Ödülü’nü takdim etti. Fotoğraf çekimi sırasında yan yana düşen Sorrentino ile Penn, aralarındaki dil engeline rağmen aynı noktada buluşmayı başardı.

İngilizcesi çok zayıf olan Sorrentino’nun henüz meydanda olmayan bir proje için Sean Penn’e teklif götürmesi sonucu, aktörün cevabı “İstediğin zaman, istediğin şekilde” oldu. Aylar sonra Penn’e “Olmak İstediğim Yer”in senaryosu gönderildi.

Filmin Penn için özel bir yanı var. Sorrentino’nun, fiziksel özelliklerini The Cure’un solisti Robert Smith’ten esinlenerek yarattığı Cheyenne karakteri, II. Dünya Savaşı’nda Nazi kampından sağ çıkmayı başarmış babasının ölüm döşeğinde olduğunu haber alınca yollara düşüyor. Ancak film, bir baba-oğul hesaplaşmasına dönüşmüyor, bunun yerine Cheyenne esir düştüğü dönemde babasına cehennem azabı çektiren ve hâlâ hayatta olan Nazi subayının izini sürmeye karar veriyor. Böylece hikaye, çok farklı bir kuşağın II. Dünya Savaşı ile hesaplaşması meselesine çark ediyor.

Bu, Sean Penn’in babasına kendi ülkesinde suçlu muamelesi yapanların da yaşaması gereken bir yüzleşme. Penn’in bu motivasyonla işe koyulduğuna şüphe yok.

Bir önceki yazımız olan Comvex İstanbul fuarı açıldı başlıklı makalemizde Comvex İstanbul fuarı, hafif ticari araç ve Ticari araş fuarı hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *