Monet’nin küratörlüğünü yaptığı bahçesi New York’ta

Monet’nin Giverny’de kendisi için yaptığı ve son yıllarını onu geliştirmeye adadığı bahçesinin küçük bir örneği artık New York Botanik Bahçesi’nde…

İzlenim yeniden yaratılabilir mi? Bu soru aynı an yeniden yaşanılabilir mi sorusuna benzer ve oldukça subjektif bir cevabı da beraberinde getirir. Dünyada milyonlarca hayranı ve seveni olan, Monet kadar insanların gündelik hayatına sızmış bir sanatçı bulmak zordur: Dünyadaki birçok müze dükkanından insanların masalarına, kahve fincanlarına, şemsiyelerine ve daha birçok kişisel eşyalarına izlenimlerini aktarır.

Monet’yi bu kadar popüler yapanın ne olduğunu, sanatının kitleler üzerinde neden bu kadar etkili olduğunu sıklıkla düşünürüm.

Müzelerde karşılaştığım her takvim, her hediyelik eşya bu soruyu gündeme getirir. New York Grand Central İstasyonu’ndan yola çıkarken ve sonraki 20 dakikalık yolculuk boyunca bu konuyu tekrar düşündüm. Ne göreceğimi merak ediyordum çünkü bu sefer söz konusu olan Monet tabloları değil, Monet’nin Giverny’de kendisi için yaptığı ve son yıllarını onu geliştirmeye adadığı bahçesinin, New York Botanik Bahçesi’ndeki rekonstrüksüyonuydu.

Bu canlandırmanın merkezinde izlenimin izlenimini yaratma çabası yatmakta.

Giverny’deki bahçeyi, Atlantik’in öteki yakasında bir metropolün botanik bahçesine taşımakla, serginin küratörü ve yapımcıları, sanatçının atölyesini buradaki Monet meraklılarına açmış oldular.

Kataraktın etkisi mi?

Ben bir Monet uzmanı değilim ama onun sanat tarihi içindeki yerine, üslubunu oluşturan elemanlara ve beslendiği kanallara aşinayım. Claude Monet, katarakt hastalığıyla da son yıllarda akademik çalışmalarda tekrar gündeme geldi. Görme bozukluğu uzmanları ve sanat eleştirmenleri bir araya gelip kataraktın Monet’nin üslubuna nasıl etki ettiğini bilimsel yöntemlerle anlamaya çalıştı. Merkezdeki soru şuydu: Monet bize kendi izlenimlerini mi aktardı yoksa bir görme bozukluğunun sonucu olan renk paletinden ve bu paletin üzerine inen filtre ile izlenim mi yarattı? Monet’nin kataraktının analizinde de bahçesinin rekontrüksüyonunda da amaç neredeyse aynı, izlenimin tariflenmesi ve kaynağına inilmesi.

New York Botanik Bahçesi, Enid A. Haupt kış bahçesinin girişine Monet’nin Giverny’deki nilüfer havuzunun devasa bir fotoğrafını koyarak sergiyi açmış. Girişteki bu fotoğraf, dibi görünmeyen siyah bir süs havuzunun üstüne yerleştirilmiş ve yansımasıyla, gerçeğin, izlenimin ve yeniden canlandırmanın ne olduğunu sorgulatıyor.

Sergi ziyaretçileri, havuzda bahçenin cam kubbesini, altında kendi karanlık yansımalarını ve geri planda da fotoğrafdaki nilüferlerin havuzdaki akislerini görüyor. Bu serginin amacını çarpıcı biçimde gösteren bir yerleştirme. Havuzu geçer geçmez ise bir patika ve bu patikanın iki yanında rengarenk bitkiler ve çiçekler yer alıyor. Sayısı 150’yi bulan çiçek türleri, Monet’nin bahçesini temsil ediyor. Hepsi tohumdan New York Botanik Bahçesi’ne ekilmiş ve yetiştirilmiş. Ayrıca ekim ayına kadar devam edecek sergide, farklı mevsimleri temsil eden farklı çiçek türlerine de yer verilmesi planlanmış. Temmuz ve ağustos ayında rengarenk nilüferler, eylül ve ekimde de krizantemler, ateş çiçekleri açacak.

Monet’nin bahçesi onun en dinamik ve değişken kanvasıydı. 1883’den itibaren hayatını geçirdiği Giverny’deki ev ve bahçe, belki de sanatından bile daha ön plandaydı.

İkinci karısı ve altı çocuğuyla bakımını üstlendiği bahçeyi, daha sonraki yıllarda para kazandıkça beş bahçıvanla beraber idare etti.

Hatta bu bahçenin maddi yükünü karşılayabilmek için pahalı ısmarlama resimler bile yapmaya başladı. Giverny’deki bahçenin fotoğraflarına bakınca, ölçeğin ne kadar etkili olduğunu anlıyoruz. Botanik Bahçesi’ndeki sınırlı alandaki onlarca çiçek, Giverny’de metrekarelerce devam ediyor.

Monet hem fidanlıklardan hem de yol kenarlarından topladığı farklı çiçeklerle her mevsim kendi sergisinin küratörü olmuştu.

Empresyonist ressamlar diğer dönem ressamlarından farklı olarak parlak renkleri karıştırmadan yan yana kullanmayı tercih etmişti.

Monet aynı anlayışı bahçesinde de devam ettirdi ve yüzlerce çiçeği kırmızısı, moru ve sarısı yan yana, boy boy yetiştirdi.

New York’daki bahçe de bunu canlandırma peşinde. Bahçenin ziyaretçiler tarafından en rağbet gören bölümleri, salkım söğütlü, köprülü Japon bahçesi ve nilüfer havuzları.

Herkes bu minyatür köprünün üstünde bir Monet pozu veriyor veya nilüfer havuzunun kenarına ilişiyor. Sergiyi beraber gezdiğim Japon arkadaşımın birçok çiçeği hemen tanıması, Japon kültürünün 19. YY.’da Fransa’daki etkisinin kanıtı.

İki orijinal Monet tablosu

Sergi küratörü New York Botanik Bahçesi’nde ilk kez tek bir sanatçıya odaklanarak bir sergi açtıklarını söylüyor. Serginin New York kültür sanat yayınlarında geniş yer bulması ve heyecanlı ziyaretçi yorumları sadece Monet severlerin değil hortikültür meraklılarının da ilgisinin sonucu. Bu da aslında uzun bir süredir New York’da devam eden kent bahçeleri, permakültür ve endüstriyel peyzajlar (en bilinen örneği High Line Parkı) gündeminin bir parçası.

New York gibi oldukça çeşide ve farklı coğrafi, doğal yapılara (koylar, lagünler, ormanlar, sulak alanlar) ama aynı zamanda çok yoğun bir yapılaşmaya sahip bir metropolde yaşayanlar, son yıllarda doğanın farklı biçimlerinin kent yaşamıyla nasıl bir arada olduğuna ve olacağına dair tartışmalar üretiyor. Boş kent arazilerinde açılan kamusal bahçeler, kentsel tarım alanları, çeşitli yemek hareketleriyle de yakından ilgili.

Bir diğer yanda da eski atıl altyapı parçalarının (eski tren rayları, kullanılmayan metro tünelleri gibi) yeniden işlevledirilerek kent hayatına katılması söz konusu. Tüm bu süreçler de herkesin dahil olabileceği kadar açık ve şeffaf konsorsiyumlarla yönetiliyor.

Bu da New York şehrinde yaşayan her kentlinin, yazılı ve sözlü basında bunları takip edebilmesini sağlıyor. Öte yandan büyük resme dair bazı konular da ucu açık olarak akademide tartışılıyor.

Amerikan popüler kültüründe ‘doğa’ ve ‘doğal’ neye tekabül ediyor? El değmemiş, bakir ve vahşi bir doğa özlemi gerçekçi midir yoksa uydurulmuş bir nostalji midir? 19. YY. Amerikan sanat tarihinde önemli bir yere sahip bir ekol vardı, Hudson Nehri Ekolü. Thomas Cole, Robert Weir gibi tanınmış ressamların dahil olduğu bu ekol, ilk önce Hudson Nehri ve Vadisi boyunca uzanan birbirinden farklı doğal peyzajların resmedilmesine odaklanmıştı.

Daha sonra ise batı ve orta batı manzaralarına da yer verilmeye başlandı. Bu resimler hem çok büyük boyutlardaydı hem de ışık ve doğal unsurlar açısından çok dramatik etkilere sahiplerdi. Resimlerin ana teması doğa ve medeniyetin çarpışması, dramatik peyzaj öğeleri ve el değmemiş vahşi doğa manzaralarıydı. New York kentine bu kadar yakın mesafede aranılan ve özlem duyulan bu doğa, Amerikalıların o dönemlerde de kendi haline bırakılmış alanlara ilgisini gösteriyor. Neredeyse mitolojik sayılabilecek bu tablolar insanların doğa algısını şekillendirdi veya beklentiler üzerine şekillendi. Bugün de el değmemiş doğaya duyulan özlem bu geçmişin bir uzantısı. Eski tren raylarını parka dönüştüren kentte, kontrol elden bırakılmadan bir vahşi doğa izlenimi yaratılıyor. High Line parkında rüzgarda salınan vahşi kır çiçeklerinin pek azı yerel ve çoğunluğu başka yerlerden parka getirilmiş. Amaç bir rastlantısallığın izlenimini oluşturmak.

Monet’ye geri dönersek; Giverny bahçesinin bir kış bahçesi içinde yeniden canlandırılması, uzak diyarların kokusunu iki orijinal Monet tablosu, “The Artist’s Garden in Giverny” ve “Irises”, eşliğinde Bronx’a taşıyor. Bahçe içindeki bu yerleştirme bahçe, Manhattan Adası’nın ızgara planının ortasına açılmış Central Park veya en ince detayına kadar düşünülmüş endüstriyel mini park High Line ekseninde kendi yerini buluyor.

Şevin Yıldız – Milliyet Sanat – 2012

Bir önceki yazımız olan Dünyanın en ünlü kadın koleksiyonerleri başlıklı makalemizde çağdaş sanat, kadın koleksiyonerler ve Patrizia Sandretto Re Rebaudengo hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *