Mısır’ın fatihleri – İlbey Ortaylı

Mısır, tarihi boyunca  fatihlerini fethetti. Ta ki 1517’de Yavuz Sultan Selim Han gelene kadar… O Mısır’ı Mısırlılara bıraktı ve ayrı bir sisteme bağladı

Milattan önce 30 yılında, Julius Sezar’ın adını taşıyan Julian takvimiyle sekizinci ayın 30’unda ünlü kraliçe Kleopatra intihar etti. Farmakoloji uzmanıydı. O devrin Mısır’ı bütün dünyanın hekimlerine anatomiyi en iyi öğreten ülke olduğu gibi (mumya yapan rahipler dolayısıyla) ecza ve kimya ilminin de merkezi sayılırdı (zaten kimya Mısırlıların kendi ülkelerine verdiği şemiya adından geliyor). Kleopatra hangi zehirle çabuk ve acısız öleceğini bilmişti. Ülkesine gelen elçileri tercümansız kabul edecek kadar çok dil bilirdi, hırslıydı, hanedanının tarihini ve coğrafyayı bilirdi. İnsanları tanırdı. Bir şeyi anlayamamıştı: Romalıların birbirleriyle kavgada ne kadar etkin ve gaddar yöntemler kullandığını. Sezar’ın ölümünden sonra Genç Octavianus’a karşı yanlış partiye, Antonius’a oynadı ve kaybetti. Mısırlılar zaten artık asker bir
millet değildi.
Augustus Octavianus birkaç gün sonra Mısır’ı “ad imperium populi Romani” yani Roma halkının imparatorluğuna kattığını senatoda zaferle ilan etti. Bir hususu tabii o da fark etmemişti; Mısır ülkesinin hekimleri, vergi memurları, arazi ölçücüleri ve hiç de küçümsemesinler büyücüleri, rahipleri de Roma’yı fethedeceklerdi. Akdeniz’de çoktan beri var olan Tanrıça İsis kültü Roma’da yeni kurulan mabetlerle günden güne benimsendi: Roma maliyesi Mısır maliyesinden topladığıyla zenginleşti ve Mısır’ın tahılını yemeye alışan Roma halkı gittikçe hazıra alıştı. Mısır 700 sene Roma’nın elinde kaldı, ta ki 639’da Halife Ömer’in adına savaşan İslam orduları başlarında ünlü komutan ve diplomat Amr ibn el-As’la Mısır’ı fethedene kadar.

İslam devletinin mücevheri
Mısır bu arada Hıristiyanlaşmıştı; eski dinlerin ve felsefelerin etkisiyle yeni yorumlar getirmişti. İslamiyet kendini yaymak için çok sıkıntı çekmedi; Kopt dili de yerini Arapçaya bıraktı. Kiliseler arasındaki kavgadan Müslüman önderler ve düşünürler faydalanıyordu. Mısır maliyesiyle, idare uzmanlarıyla, muhteşem mimarisiyle bu fatihleri de etkilemeye başladı. Mısır
Hz. Ömer’in büyüttüğü İslam devletinin gerçek bir mücevheriydi. Amr ibn el-As Mısır halkını tıpkı Julius Sezar gibi hem hayran hem de küçümseyen ifadelerle tarif etse bile bir gerçektir, Mısır fatihleri fethederdi; ta ki 1517’de Yavuz Sultan Selim Han gelene kadar. Mısır’ı Mısırlılara bıraktı ve Osmanlı bürokrasisinin ve sarayının gözetiminde gelirleri üst kademeye akacak ayrı bir sisteme bağladı. Padişahın şahsi bütçesi de Mısır’dan gelirdi; adı üzerinde Mısır Çarşısı. İstanbul’un tahılı ve beslendiği birçok nesne ve baharat da Mısır’dan ulaşırdı. Evliya Çelebi kadar Mısır’ı ustalıkla çizen bir seyyah az bulunur.
Ardından Napolyon sonra Mehmet Ali isyanı ve İngiliz işgaliyle bir asır Mısır çalkalandı ama Birinci Cihan Harbi’ne kadar 400 sene Osmanlı’nın ülkesi vakıflarıyla, gelir kaynaklarıyla orada yaşayan ve bazıları kökleşen, bazıları bir türlü intibak edemeyen idareci zümresiyle Mısır Türk hayatına girdi. Hidiv hanedanına mensup prenslerden biri; “Bu Mısırlılar hâlâ Türkçe öğrenemiyorlar” diyecek kadar gerçeklerin dışındaydı. Ama bir yandan da Mehmet Ali Paşa ve kurduğu hanedan Mısır’ı modernleştirdi ve çağdaş dünyaya hazırladı.
Kim ne derse desin 1952’den sonra darbeler ülkesi Mısır “Türk” dedikleri eski hanedan dönemi kadar çağdaş dünyanın çalkantılarını aşmakta becerikli olamadı. Yalnız bir şeyi unutmayalım; dünyanın eski medeniyeti hâlâ bazı izleriyle var ve Mısır her zaman zeki ve olgun evlatlar yetiştiriyor. Küçümsenecek bir ülke değil ama kolay kolay siyasi malzeme yapılamayacak kadar da zor anlaşılır bir camiadır.

Prof. Dr. Halil İnalcık günleri

Halil hoca tamamen Türkiye tarihçiliğinin bir ürünüdür; yurt dışına öğretmek için çıktı, yabancı dilleri en mükemmeliyle burada öğrendi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencilerindendir ve fakülte arkadaşları arasında mesela Muazzez İlmiye Çığ da vardır. Ankara’da bugün Küçük Tiyatro binası olarak kullanılan Evkaf apartmanlarının içinde Türkiye ilmini aydınlatan bu fakülte faaliyete geçmiştir. Bruno Taut gibi büyük bir mimarın elinden çıkan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bugünkü binasına geçtiklerinde o artık ilmi yardımcı, yani asistandı. Doktora tezi 1943’te basıldı. İki yıl önce doktorasının 70’inci yılını kutladık ve Allah’a şükür o hâlâ yazıyor.
Muhterem hocamızın önümüzdeki hafta cumartesi günü 7 Eylül’de doğum günü kutlanacak. Aslında muasır tarihte bile Venedikli Tiziano ve Mimar Sinan gibileri pek azdır. Halil hoca 90 yaşın üzerindeyken hâlâ “Osmanlı Tekstil Tarihi”, “Şuera Meclisleri”, “Osmanlı Kuruluş Devri” gibi çetin konularda yeni görüşler getiren eserler yazıyor. Bunlar Türk akademik hayatı için istisnanın da ötesinde örneklerdir. 20 yılı aşkın bir süre Chicago Üniversitesi’nde ders verdi, eserler yazdı, önemli bir ekol yetiştirdi. Daha parlak halefler çıkmadıysa bu ondan değil Amerikalılardan kaynaklanır. Tarih, filoloji olmadan, muhtelif dildeki metinlere hâkimiyet kurmadan Osmanlı tarihi yapılamıyor. 1990’lardan beri Bilkent’te Osmanlı tarihi tetkiklerini kurdu. Bir hayli ismi geçen öğrenciyi yetiştirdi. O hâlâ diri ve hâlâ heyecanlı. Mutlu çalışma yılları diliyoruz.

 

Bir önceki yazımız olan Dizide oynayacağını öğrenince şaşırdık... başlıklı makalemizde beren saat, intikam ve nejat işler hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *