Mert Fırat röportajda Bir Varmış Bir Yokmuş’u anlattı

Mert Fırat ve İlksen Başarır’ın yeni filmi “Bir Varmış Bir Yokmuş” gelgitli bir aşkı anlatıyor. Mert Fırat: “Şu anda gündemden bir konuyla ilgili film yapmak bel altı vurmak olurdu. Çünkü gündem çok sert ve sert gündemden  film çıkarmak kolay. Biz bunu yapmıyoruz. Ama  hesabını soracağımız çok şey var. Onları da yazıyoruz”

Etraflarındakilere “Aman ayrılsalarda biz de kurtulsak” dedirten çiftler vardır ya; Nehir ve Ozan onlardan… Bu hafta vizyona giren “Bir Varmış Bir Yokmuş” masalların bile farklı versiyonlarına inanan bu çiftin “Yaa, ne tatlı” dedirten hallerden “Bu kadar da olmaz artık”
dedirten hallere geçişini anlatıyor.

“Başka Dilde Aşk”, “Atlıkarınca” ve “Erkek Tarafı”ndan sonra ne yapacakları merakla bekleniyordu İlksen Başarır-Mert Fırat ikilisinin. “Bir Varmış Bir Yokmuş”unda senaryosunu birlikte yazdılar, yönetmenliği İlksen Başarır yaptı, erkek başrolü Mert Fırat oynadı. Fırat’la buluşup yeni filmlerini konuştuk.
İlksen Başarır’la üretken bir ikilisiniz. Eminim pek çok film fikriniz vardır. Onların içinden hangileri büyüyor ve film oluyor?

Birine o an daha çok yükseliyoruz, o film oluyor. Gündemi, içinde bulunduğumuz psikolojiyi düşünüyoruz. Hangisi bize iyi gelecekse o öne çıkıyor. Şu an gündemden bir konuyla ilgili film yapmak bel altı vurmak olurdu. Çünkü gündem çok sert. Ve sert gündemden film çıkarmak kolay. Biz bunu yapmıyoruz. Oysa hesabını soracağımız o kadar çok şey varki… Kalemimizi tutamıyoruz ama. Onları da bir gün çekmek üzere yazıyoruz.

“Birbirimizi aptal yerine koymadığımız ilişkilere ihtiyaç var”

 Şimdi böyle bir film çektiniz çünkü…

Şu an ihtiyacımız olan şey; sevgi. Ülkede bir “Sana göstereceğim” durumu var. Geçmişiyle hesaplaşamayan bir toplumuz. Geçmişini hep bir sonraki ilişkisine taşıyan insanlar gibi… İlişkilerdede, toplumda da geçmişte yaşadığımız travmaların zuhrunu görüyoruz. O yüzden bir nokta “Buna ben sebep olmadımki” diyoruz. İlişki için konuşuyorsak; “Bu kadını/bu adamı bu hale ben getirmedim neden ceremesini ben çekiyorum?” diyorsun. Çünkü sendeki yaraların ilacı bende değil, sende. Tedaviye insanın kendinden başlaması lazım.
O yüzden biz bu senaryoyu bütün arızalı ilişkilere yazdık.

 Ve memleketin bütün arızalı ilişkilerine mi ithaf ediyorsunuz?

Memleketin tüm arızalı aşk ilişkilerine, ticaret ilişkilerine, siyaset ilişkilerine… Bu küçük varoluş sorunları gibi görünen şeyler aslında bütünün bir parçası çünkü. Sen kız arkadaşını arkadaşlarına sevgilim diye değil de arkadaşım diye tanıştırıyorsan orada bir sıkıntı vardır. Sıkıntının adını koyamamak vardır. Enseste ensest diyemeyip aile içi şiddet demek gibi… Bizim birbirimizi aptal yerine koymadığımız ilişkilere ihtiyacımız var. Bunu filmdeki adam için söylüyorum ama al bu lafı nereye koyarsan koy.

 Belirli aralıklarla yeniden başlayabilmek gerek değil mi?

Bize bu filmi çektiren temiz sayfa açmaya cesaretli olma meselesi. İlişkilerimiz biterken biz de bitiyoruz. Bu iş ilişkisi için de böyle, aşk ilişkisi içinde… Tabii bu çok anlaşılır bir şey. İlişkim biterken, terk eden de olsam terk edilen de olsam, bende de büyük yaralar açılıyor. Ama asıl önemli olan o sıfırdan başlama cesareti.

 Filmdeki Ozan gibi adamlara, Nehir gibi kadınlara karşı hissiyatınız nedir?

Ümraniye’de de görebileceğin bir hikaye bu, Tokat’ta da, İzmir’de… “Issız adam” ve o adamı iyileştirmeye çalışan kadın… O “Adını koymayalım” neyin getirisi ona bakmak lazım. “Kaçak dövüşmek” diyorum ben ona… Güvensizlikten kaynaklanıyor bu bence, çevreye ama aslında kendine olan güvensizlikten…

“Arkadaşlarla birlikteyken türkü, aile ortamında Türk Sanat Müziği”

 Filmde masallardan yola çıkılıyor ama masalsı bir aşk değil anlatılan…

Filmlerimizin tamamında masal var bir şeklide. Şiir ve masal İlksen için de benim için de vazgeçilmez. Buradada merkeze kurbağa prens masalını yerleştirdik. Masalların gösterilmeyen yüzünü göstermeye çalıştık.

 Filmde çok şarkı söylüyorsunuz. Babanız da müzisyen. Siz müzisyen olmayı düşünmemiş miydiniz hiç?

Hayır. Ben oyun yazmayı, oynamayı seviyordum.

 Arkadaş toplanmalarında söyler misiniz hep?

Ne zaman toplansak öyle bir muhabbet illa ki olur.

 Ne tarz dinlersiniz, söylersiniz genelde?

Tiyatrodan arkadaşım Volkan Yosunlu’yla favori şarkımız “Fincanın Etrafı”. Dil Tarih tayfasıyla bir araya gelince türkü, aile ortamında sanat müziği söyleriz, gece çıkarsak da rock ve caz dinleriz.

“Topluma şiddetin dilini dayatırsan olacak olan odur”

 Nasıl yetişiyorsunuz hepsine? Film çekimleri,
iki oyun, dizi…

Hiçbirini iş olarak görmüyorum. İş ciddiyetinde bakıyorum ama her biri bir yaratım süreci. Evet, bazen sabah çekime giriyorum, matine-suare oynuyorum, akşam dublaja gidiyorum. Ama yaptığım şeylerin niteliğinde bir bozukluk yoksa yastığa başımı koymadan da dinlenebiliyorum.

 Kaç saat uyuyorsunuz sahiden?

Beş saat. 12 yaşında da böyleydim; beşte kalkıp antrenmana gidip oradan okula geçip çıkışta da dershaneye giderdim, alışkınım.

 Yeni diziniz “Serçe Sarayı”ndaki nasıl bir rol?

Mahallenin bıçkın delikanlısı. Ama şeklen… Aslında yumuşacık bir adam. Hatalarını fark etmiş, kendini yeniden inşa etmeye çalışan biri.

“Kürk Mantolu Madonna 2016’da”

 Kadına şiddeti konuştuğumuz bir dönemde böyle adamların doğru anlatılmasına çok ihtiyacımız var değil mi?

Aynen öyle. Eleştiriye hiç tahammülümüzün olmadığı bir dönemdeyiz. Erkeklerin çok büyük bir defansı var eleştirilmeye karşı.

 Erkekleri şiddete başvurmaya iten bu mu?

Galiba öyle. Şiddet, şiddeti uygulayanın sorunundan kaynaklanır. Bu da o sorunla yüzleşilmekle halledilecek bir şey. Bence biz şimdi o yüzleşme arifesindeyiz. Meclis’te kafa kırarsan, topluma şiddetin dilini dayatırsan olacak olan odur. Öğretmen olarak bir çocuğu sınıfta tokatlarsan o çocukların bahçede yumruklaşmasına bir şey diyemezsin. Çünkü ona “Problem varsa bu şiddetle çözülür”ü sen öğretmişsin. Bundan kurtulmak lazım.

 “Kürk Mantolu Madonna”yı çekecektiniz. Sırada o mu var?

O 2016’da. Ondan önce çekeceğimiz filmler var.

Bir sene içinde birden fazla film çekeceksiniz?

Evet.

“Benimle dertleşmeyi severler”

 Kadınlarla daha iyi anlaşırmışsınız, kadınlar sizinle dertleşmeyi severlermiş, kimseye anlatamadıkları taciz gibi meseleleri bile size rahat anlatabilirlermiş gibi duruyor. Öyle mi sahiden?

Birçok arkadaşım benimle dertleşmeyi sever, doğru. Onlar fark etmez ama ben de onların derdini dinlerken kendimle ilgili bir şeyi çözmüş oluyorum. Dertleşmek karşılıklı yapılan bir şey… Ve bu yüzden çok değerli bence.

 Hayatın üreten tarafında olmak ne hissettiriyor? Hepimizin hayata dair fikirleri var ama siz bunlarla ilgili bir şey ortaya koyan, filmini çekenlerdensiniz…

Senarist addetmiyorum kendimi, ben hikayeciyim. Ama evet, kendimi şanslı hissediyorum. Çok insan var hikayesini anlatmak isteyen. Ben anlatmak istediğim şeyleri anlatma imkanına sahibim. “Ne güzel, hayat bana bunu verdi” diyorum. Bana inanan ve benim inandığım insanlar var çevremde. Bunlar benim şükrettiğim şeyler.

“Bir ben var, bir İlksen, bir de bize hikaye yazdıran ilham…”

 İlksen Hanım’la nasıl bir işbölümü var aranızda?

Hikayeyi birlikte kuruyoruz. Bir ben var, bir İlksen, bir de bize hikaye yazdıran ilham… Ben geceleri çalışıyorum, gündüz sette ya da tiyatroda olduğum için. Gün boyu kafamda bir şeyler oluyor, sonra gidip onları İlksen’e anlatıyorum, o da “Bende şöyle bir şey gördüm” diye
bir şey anlatıyor. Onlar birleşiyor, bir hikaye oluyor.

 İnsanın ruh eşini bulması evet önemli ama “iş eşi”ni bulması da çok önemli herhalde değil mi?

Evet, bir şey üretirken insan kendi hevesini çok kolay kırabiliyor. Ama yanında “Yok abi, niye öyle diyorsun, gayet güzel bence bu” diyecek biri varsa, tamam. Ya da çok iyi fikir zannettiğin bir şeye “Yok ya, o kadar değil” diyecek biri…

 Peki işin karanlık tarafı? Ego savaşları, kavgalar, küslükler…

Kavga etmeden iş yapmak çok zor.

 Kibar kibar mı kavga edersiniz yoksa pisleşilir mi arada?

Mümkün mertebe kibar olmaya çalışılıyor ama bazen kriz de oluyor. Hiç yazmak istemediğin iki-üç gün geçiriyorsun.

“Etik çizgiden sapılmadığı sürece benim açımdan herhangi bir sorun yok”

 Kim barış çubuğu uzatır böyle durumlarda?

İlksen alttan alan taraf. Bana göre daha olgun. Daha iş odaklı. İkimiz de duygusalız ama o belli bir mesafeyle bakabiliyor olaylara.

 Magazin haberlerinde sürekli birlikteymişsiniz gibi gösterilmek ne derece canınızı sıkıyor?

Daha çok ilgi çeken kısmı bu, kimse senin birlikte bir şeyler üretirken ne acılar çektiğinle, nasıl bir süreçten evrilip buralara geldiğinle ilgilenmiyor. Ama magazinci de gazeteci. Etik çizgiden sapılmadığı sürece benim için hiçbir sorun yok, o da bir haber çünkü; toplum için önemli olan birinin hayatıyla ilgili detayları öğreniyorsun.

GÜLİZ ARSLAN – Milliyet

Bir önceki yazımız olan Rıza Sarraf kaç kilo verdi? başlıklı makalemizde ebru gündeş, reza sarraf 2015 ve rıza sarraf hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *