Marcus Miller’dan The İstanbul Project açıklaması

Marcus Miller, 5 Temmuz’da dünya prömiyeri yapacak olan The İstanbul Project için gün sayıyor. Usta cazcının telefonunu çaldırdık, İKSV’nin 40. yılı şerefine hazırladığı yeni projesini ve kariyerinin dönüm noktalarını konuştuk.

Hemen hemen müzik dünyasının bütün devleriyle çalışmışsınız: Frank Sinatra, Miles Davis, Herbie Hancock, Stevie Wonder, Eric Clapton… Üstelik çok yönlü bir müzisyensiniz, birçok farklı enstrüman çalıyorsunuz, prodüktörlük yapıyorsunuz, düzenlemeci yanınız var. Bahsettiğimiz ustalarla çalışmak sizi bir müzisyen olarak nasıl etkiledi?

Siz şimdi yaptıklarımı sayarken ben dinlemekten yoruldum. Şaka bir yana benim için hepsi bir. Hayatta en sevdiğim şey müzik yapmak ve bunu başka müzisyenlerle paylaşabilmek. Birlikte çalıştığım ustalara gelince saydığınız isimlerin hiçbiri birbirine benzemiyor ama bir ortak noktaları var ki o da cesaretleri.

Hemen hepsinde gözlemlediğim özellik sürekli arayış içinde olmaları ve bu arayış esnasında karşılarına çıkan ilginç fikirleri de hem müzisyen arkadaşlarıyla hem de dinleyicilerle paylaşmaktan çekinmemeleri.

Bu nedenle onlarla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Bütün bu farklı uğraşılarınıza rağmen temelde bir caz müzisyeni olduğunuzu söylesek yanlış olmaz…

Sanırım, en kolay çözüm bu. Gerçekten ne yaptığımı insanlara anlatmaya kalkışsam iş çok uzayacak.

Çok yönlü bir müzisyen olarak zaman zaman kendinizi caz müziğinin içinde hapsolmuş hissediyor musunuz?

Ne bileyim bir rock ya da soul grubu bir araya getirip turneye çıkmak gibi düşünceleriniz var mı? Kesinlikle bu söylediğiniz hep özlemini çektiğim bir şey. Halihazırda var olan grubumla böyle denemelere girişmeyi düşünüyorum.

Çok yetenekli, genç bir kadromuz var. Yakında farklı türlerin iç içe geçtiği bazı çalışmalarımız olacak. Ben zaten oldum olası her şeyi birbirine katmaya meraklı bir müzisyen olmuşumdur.

Miles Davis’in ‘80’deki muhteşem dönüşünün arkasındaki önemli isimlerden biri olarak anılıyorsunuz.

Birçokları Miles’ın hayatı boyunca kimselere vermediği özgürlüğü size vermekte hiç tereddüt etmediğini ileri sürüyor. Miles Davis’in bu derece güvenini kazanmayı nasıl başardınız? Doğrusunu söylemek gerekirse kendisini ikna etmek için özel bir çaba sarf etmedim.

Sanırım Miles hayatında artık birilerine inisiyatif verebileceği bir evreye gelmişti, ben de bir müzisyen olarak böyle bir güvenin duyulabileceği bir gelişim gösteriyordum.

Bir de tabii şu var; Miles’ın çalıştığı öbür müzisyenlerden farklı olarak ben onun sadece on yıllık bir dönemini değil, bütün sanat hayatını yalamış yutmuştum. Bebop, cool, caz, hard bob, fusion bütün bu dönemlerini çok iyi biliyor ve seviyordum. Üstelik müzisyen olarak da içinde yaşadığımız dönemin diline son derece hâkimdim. Dolayısıyla Miles’ın geçmişini şimdiki zaman taşıyabilme potansiyelim vardı. Sanırım onu ikna eden asıl nokta da bu oldu.

Miles Davis’le en son ne zaman görüştünüz?

Son görüşmemizde Los Angeles’ta Santa Monica hastanesindeydi. Komadaydı, bilinci gidip geliyordu uzun uzun müzikten konuştuk, ona şakalar yaptım. Bir hafta sonra da öldü. Ondan ayrılmak çok hüzünlü oldu.

1997 yılında Eric Clapton, Wayne Shorter ve Joe Sample’dan oluşan bir ekiple The Legends adı altında bir turneye çıktınız. Clapton’la sahne almak nasıl bir deneyim?

Çok eğlenceliydi. Clapton’ı aradığımda ona Eric, Wayne ve Joe ile bir funk – caz grubu kurup turneye çıkmayı düşünüyoruz, bizim gitaristimiz olur musun? diye sordum. Bunu büyük bir hadise haline getirmeyelim, seni sadece grubun gitaristi olarak düşünüyoruz dedim. Böyle bir şeyin imkânsız olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk, teklifime çok güldü ve hiç düşünmeden evet dedi. Turne çok keyifli geçti, özellikle Clapton grup olarak sahneye çıkmayı çok ‘cool’ bulduğunu söyleyip duruyordu.

Gerçekten de onun varlığını büyük bir hadise haline getirmedik ama yine de konser sonlarında mutlaka bir iki Clapton şarkısı çalmaya özen gösterdik, böylece konsere gelenler de aradıklarını bulmuş oldular.

Farklı tarzları olan müzisyenlerin ortak bir zemin oluşturması çok güzel bir duygu. O turnede çok güzel arkadaşlıkların da temeli atıldı. Hâlâ zaman zaman bir araya gelip keyifle o günleri yâd ediyoruz.

Bas gitaristliğiniz Fender’e sizin adınıza bir bas gitar tasarlatacak kadar önemli. Yeri gelmişken, iki bas ustası, Stanley Clarke ve Jaco Pastorius hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bas gitarın sadece eşlikçi bir enstrüman olmaktan çıkıp, kendi başına bir anlam ifade edebileceğini, müzikte başrole soyunabileceğini fark etmemi sağlayan ilk basçı Sly and The Family Stone grubundan Larry Graham olmuştur. Graham’in hemen ardından da Stanley Clarke dinlemeye başladım. Clarke bahsettiğim anlayışı caz müziğine taşıyarak bu enstrümanın olanaklarını herkese göstermiş olması açısından çok önemlidir.

Stanley Clarke gibi Jaco Pastorius da kendi meşrebince bas gitarın ufkunu genişletmiştir.

Bahsettiğiniz bu iki isim bas gitarı gençlerin hayatlarını adayabilecekleri bir enstrüman seviyesine getiren iki önemli şahsiyettir diyebilirim. Bu anlamda benim de gençlik yıllarımın tartışmasız kahramanlarıdırlar.

Uzun yıllardır farklı projelerle İstanbul’a geliyorsunuz, bu şehri sizin için bu kadar çekici kılan nedir?

İstanbul eşsiz bir şehir. Sanki dünyanın dört bucağının kesiştiği bir kavşak. Şehrin enerjisine de bayılıyorum, bana New York’u hatırlatıyor. İnsanlar çok duygusal. Müziği yüreğinizi koyarak çaldığınızda mutlaka karşılığını alıyorsunuz. Caz müziği Türkiye’deki müzikseverlerin çok hâkim oldukları bir tür değil. Ama İstanbul’da verdiğim her konserde insanların duygulandıklarını, müzikle iletişim kurabildiklerini gördüm ki sanırım benim için en önemli şey de bu.

Gelelim 5 Temmuz’da dinleyiciyle buluşacak olan ‘The İstanbul Project’ adlı yeni projenize. Fikir nasıl doğdu, İKSV’nin siparişi üzerine mi?

Bildiğiniz gibi İstanbul Festivali’ne daha önce de farklı müzisyenlerle geldim. Stanley Clarke ve Victor Wooten’la çaldığımız üç bas gitarist konseri, ardından Eric Clapton ve David Sanborn’la verdiğimiz konser, bir de Herbie Hancock ve Wayne Shorter’la birlikte yaptığımız Miles Davis’e saygı konseri.

Gördüğünüz gibi İstanbul Festivali’nde her zaman farklı bir şeyler sunmanın peşinde koşuyorum. İKSV yöneticileri de bu merakımı bildikleri için Türkiyeli müzisyenlerle bir proje yapmaya ne dersin diye bir teklif getirdiler.

İstanbul’a ilk gelişimden beri yerli müzisyenleri takip ediyorum. Her geldiğim de CD dükkânına gidip bir sürü CD alıyorum ve bu toprakların müzisyen kalitesine hayranım, dolayısıyla birlikte çalma fikri ilk andan itibaren heyecanlandırdı beni. İki hafta önce birlikte çalışacağım müzisyenlerle tanışmak için İstanbul’a geldim, hepsi olağanüstü müzisyenler, zaman daraldıkça daha da heyecanlandığımı itiraf etmeliyim.

Konser öncesi dört prova programladığınızı duyduk, hali hazırda müzikleri yazıyor musunuz, konserin ne kadarı doğaçlamaya dayanacak, genel olarak proje için nasıl bir yapı öngörüyorsunuz?

Bu kadar yetenekli müzisyenlerin olduğu bir konserde şüphesiz doğaçlamaya yer ayırmak gerekiyor. Öte yandan müzisyenlerin verimli bir şekilde doğaçlama yapabilmeleri için bir zemin de oluşturmak gerekli.

Parçalara birlikte girip daha sonra herkesin hünerlerini sergileyeceği doğaçlama kısımlarına geçeceğiz ilk doğaçlama bölümü bittikten sonra tekrar birlikte çalacağımız bölümler olacak sonra tekrar doğaçlama.

Saksofoncu Alex Han röportajlarınızda övgüyle bahsettiğiniz genç bir müzisyen, yanılmıyorsak o da yer alacak konserde?

Evet, Alex de geliyor benimle. Kendisi benim gözümde komple bir sanatçı. Olağanüstü bir tekniği var, sound’u mükemmel, müthiş bir yaratıcılığı ve sonsuz bir tutkusu var. Bu durum çok sıra dışı bir şey. En iyi müzisyenlerde bile bu saydığım dört özelliğin birine, ikisine, haydi bilemediniz üçüne birden rastlarsınız. Alex’te ise hepsi birden mevcut ve bu çok az rastlanır bir şey. Onun müzisyen olarak kendini geliştirmesini, sanatçılığını yeni boyutlara taşımasını gözlemlemek beni çok heyecanlandırıyor.

Son dönemde ortaya çıkan genç müzisyenler arasında dikkatinizi çeken başka kimler var, caz dışında kimleri dinliyorsunuz?

Esperanza Spalding’i beğeniyorum. Robert Grass adlı bir piyanist var çok iyi çalıyor, trompette Christian Scott. Rapçi Mos-Def’i beğeniyorum çok bilinçli bir sanatçı, son zamanlarda müzikten çok sinema oyunculuğuna yöneldi ama orada da çok yetenekli.

İstanbul projesine dönersek, bu projeyi İstanbul dışında dünyanın farklı şehirlerine taşımak ya da bir noktada kaydetmek gibi planlarınız var mı?

İstanbul projesini konser olarak başka şehirlerde sergilemeyi çok isterim, kesinlikle.

Kayıt yapmak da güzel olur. Herkes o kadar yetenekli ki proje bir ortaya çıksın birçok fırsat doğacaktır.

Yakın gelecek için planlarınız neler?

Öncelikle farklı şarkıcılarla bir araya gelip bir nevi insan sesine bir saygı duruşu diyebileceğimiz bir albüm yapma düşüncesi var kafamda. Ritim duygusu da ilgimi çeken konulardan biri beş bin kişinin aynı ritimle bir anda dans etmesi eşine az rastlanır bir deneyim, ritimlerin ön planda olduğu bir çalışma da yapabiliriz. Legends turnesine benzer bir turne de yapmak istiyorum, bunun için çok tanınmış müzisyenlerle temas halindeyim ama henüz somutlaşmış bir şey yok. Envai çeşit proje geçiyor kafamdan uzun lafın kısası. Her projenin gerçekleşmesi için yeterince olgunlaşmasını beklemek gerek, doğru zamanda doğru insanların bir araya gelmesi çok önemli.

Şarkıcılarla yapacağınız albüm için isimleri belirlediniz mi, kimler yer alıyor? Esperanza Spalding olacak albümde, kendisiyle konuştum şimdilik bu kadarını söyleyeyim.

Biraz önce ritim duygusundan ve beş bin kişinin aynı ritimle dans etmesinin etkileyiciliğinden bahsettiniz. 
Günümüzde elektronik müziğin, house müziğinin dinleyicilerin üzerinde bahsettiğinize benzer bir etki yarattığı söylenebilir. Bir yandan da disco ya da funk müziğe aşina olmayan yeni kuşaklar özellikle house müziği aracılığıyla, dolaylı da olsa bu eski türleri tanımaya, sevmeye başlıyorlar?

Kesinlikle, söylediğiniz çok doğru. House müziğini günümüzün disco müziği olarak adlandırmak yanlış olmaz. Ama benim kulağıma çalınan house şarkılarının birçoğu tek boyutlu bir ritim üzerinde akıyor, benim için yeterince funky değil. Ben farklı ritimleri alıp onları daha organik bir sounda dönüştürmek istiyorum. Bunun için de ritmin üzerine doğaçlama yapmak gerek, böylece çok boyutlu bir müzik çıkabilir ortaya.

Neticede ben müziğimle aynı zamanda insanların hem bedenlerine hem de ruhlarına dokunmak istiyorum.

Çocuklarınızdan söz etmeden söyleşiyi bitirmeyelim. Dört çocuğunuz var, onları konserlerinize götürüyor musunuz, müziği seviyorlar mı?

Çocuklarım müzik aşığı diyebilirim ve bu benim çok istediğim bir şeydi. Her iki oğlum da müzikle haşır neşir. Büyük oğlum çok iyi bir klasik müzik piyanisti, ama aynı zamanda siyasete ilgi duyuyor. Columbia Üniversitesi siyaset bilimi bölümünden yeni mezun oldu. Profesyonel anlamda olmasa da sanırım ömrü boyunca piyano çalacaktır. Küçük oğlumsa kontrbas çalıyor ve rap yapıyor o da çok yetenekli.

İki de küçük kızımız var onlar da şarkı söylemeye bayılıyorlar. Önemli olan müzik aşkı benim için, yoksa profesyonel anlamda ne yapacakları değil. Çünkü müzik çok büyük bir ilham kaynağı, hayatta ne yaparsanız yapın müzik sevginiz yapacağınız şeye olumlu yansıyacaktır.

“Hüsnü Şenlendirici’nin hayranıyım”

Bas gitara gönül vermeden önce klasik klarnet eğitimi almışsınız, yeni projenizde Hüsnü Şenlendirici de yer alıyor, kendisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Hüsnü Şenlendirici’nin kelimenin tam anlamıyla hayranıyım. Klarnetle öyle şeyler yapıyor ki nasıl becerdiğini aklım almıyor. Bir araya geldiğimizde kendisine, tamam bu konseri yapacağız ama aynı zamanda senden klarnet dersi de almak istiyorum dedim. O da kabul etti, şimdi heyecanla provaları bekliyorum. Aynı şekilde İmer Demirer’i de çok beğeniyorum. Sahnede atmosfer oluşturması, trompetinin tınısı, yaratıcılığı kesinlikle birinci sınıf bir trompetçi. Keza öbür müzisyenler de çok yetenekli birlikte çalışmak için sabırsızlanıyorum, çok güzel bir konser olacağına eminim.

19 yıldır caz yapıyorlar!

Tam 19 yıldır, İstanbul’da temmuz ayının cazseverler için farklı bir anlamı var. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın 1994 yılından bu yana düzenlediği İstanbul Caz Festivali bu yıl 3 – 19 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek ve kentin 20 farklı noktasında sahne alacak isimlerle İstanbul’da cazın yıldız haritasını çizecek.

50’den fazla konser, 300’ü aşkın yerli ve yabancı sanatçıyı cazseverlerle buluşturacak festivalde aralarında Keith Jarret, Erykah Badu, Esperanza Spalding, Lyambiko ve Morrisey’in bulunduğu pek çok isim İstanbul seyircisiyle buluşacak. Caz Festivali’nin bu yıl üçüncüsünü gerçekleştireceği Tünel Şenliği, kapsamlı programıyla müzikseverleri bir araya getirecek. Tünel ve Galata meydanlarında kurulacak ana sahnelerin yanı sıra Beyoğlu, Şişhane, Galata, Asmalımescit bölgelerinde sokaklarda ve birçok farklı mekânda konserler düzenlenecek.

Festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü, gitar tekniği ve ustalığıyla Türkiye’nin önemli müzisyenlerinden Neşet Ruacan’a takdim edilecek.

İKSV’nin kuruluşunun 40. yılı dolayısıyla Marcus Miller ve Arkadaşları festivalde özel bir projeye imza atacaklar.

Festivalin 20 ile 350 TL arasında değişen biletleri Biletix satış noktaları ile çağrı merkezi ve İKSV merkezinden alınabilecek.

ALİŞAN ÇAPAN – MİLLİYET SANAT – 2012

Bir önceki yazımız olan Erkan Sarıyıldız, Tüy Gibi Hafif'i anlattı başlıklı makalemizde Erkan Sarıyıldız, Tüy gibi hafif ve Tüy gibi hafif Erkan Sarıyıldız hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *