Kültürel aktivizmin nedir? Kültürel aktivizmin yakın tarihi

TAKTİKSEL EĞLENCE, ŞİİRSEL TERÖRİZM, RADİKAL KAHKAHA, GERİLLA İLETİŞİMİ… BİR KİTAP VESİLESİYLE KÜLTÜREL AKTİVİZMİ MERCEK ALTINA ALIYORUZ.

Yakın zamanda Tahmyris Yayınları’ndan sıkı bir derleme çıktı. Editörlüğünü Aylin Kuryel ve Begüm Özden Fırat’ın üstlendiği kitabın ismi “Kültürel Aktivizim: Pratikler, İkilemler ve İhtimaller” (Cultural Activism: Practices, Dilemmas and Possibilities). Kitap vesilesiyle alternatif küreselleşme hareketinin de motoru olan kültürel aktivizm şeceresine, yakın geçmişine, taktiklerine ve muhasebesine odaklandık. Bu Sayıda Begüm Özden Fırat’a kulak veriyoruz, gelecek sayıda kitaptan yaptığımız derlemeyi paylaşacağız.

ELİNDE ASASIYLA DÜZEN KARŞISINDA

“Kültürel aktivizm”in “normal aktivizm”den farkı nedir?

Kültürel aktivizm” bir şemsiye kavram. Bir sürü eylemi, pratiği ve örgütlenme biçimini imliyor. İddiaya göre eski tip örgütlenme ve eski tip eyleme biçimleri var. Bu sorunlu bir ayrım. “Eski tip” diye tâbir edilen eylemleri de hepimiz biliyoruz: Kitle gösterileri düzenlersiniz, “sıkıcı” konuşmalar yapılır, sloganlar hazırlanır. Bu aynı zamanda çok eril, erkek bir durumdur ve bu türden bir görselliğe sahiptir. Yumruklar havadadır. Bir yandan da sıkıcı bir hâli vardır: Kadıköy’deki eylemleri hatırlayalım. Polis tarafından çembere alınmışsınız. O çemberde meramını anlatmaya çalışıp eve gidersin. Ya da karışıklık ortaya çıkar, polisle çatışılır. Anlaşıldığı üzere sokaktaki eylemler üzerinden de bir ayrım kurulmaya çalışılıyor. Kolektif eylemin dili ve biçimi üzerine bir tartışma. Kültürel aktivizmin 1960’lı yıllarda belirmeye başladığı iddia ediliyor. Birkaç tarihî damardan söz ediliyor. ABD’deki Yippies hareketi, Fransa’da 1950’lerin sonunda ortaya çıkan Situasyonist hareket, Hollanda’da Provo örgütlenmesi ve İtalya’daki Metropol Kızılderilileri. Ancak ismi ve cismiyle kültürel ya da yaratıcı aktivizmin (Bunun da tonlarca farklı isimi var aslında: “taktiksel eğlence”, “şiirsel terörizm”, “radikal kahkaha”, “gerilla iletişimi” bunlardan bazıları) konuşulmaya başladığı dönem alternatif küreselleşme hareketinin de olgunlaştığı zaman. Oradaki iddia şu: Yeni ve küresel bir hareket doğuyor. Onun dili ve eyleme biçimleri de çok farklı.

Alternatif küreselleşme hareketi ve kültürel aktivizm arasındaki bağların mahiyeti ne?

Tam da 1999 “Seattle Muharebesi” sonrasında yeniden keşfediliyor. Neredeyse bu türden eylemler kurumsallaşmaya başlıyor. Ancak 1999 sabit bir ortaya çıkış tarihi değil elbette. 1996 yılında özellikle İtalya’da Zapatistlerle dayanışma ağları (Ya Basta! örgütleri) hızla yayılıyor. İngiltere’de, yine 90’lı yıllarda Reclaim the Streets (RTS) yine Zapatislerden ilham alarak geçici sokak işgalleri ve partilerine başlıyor. 1999 bunların patladığı yıl. Ayrıca Almanya merkezli “a.f.r.i.k.a gruppe”nin kaleme aldığı “İletişim Gerillasının El Kitabı” da geriye dönüp daha önce bahsettiğimiz örgütlerin praksisine, neler yaptığına bakıyordu. Yani aslında bir yandan eski eylem biçimleriyle tam bir kopuş yaşandığı iddia ediliyor, diğer yandan da tarihsel öncül arayışları, bir jenealoji çalışması sürdürülüyordu. En çok da mesela, Bakhtin’den esinlenerek ortaçağ karnavallarına referans veriliyor. O karnavalların toplumsal kodları ve hiyerarşiyi altüst eden pratiklerine (bir eşek kiliseye sokularak anırtılıyor ya da bir yoksul kral ilan ediliyor, vs.) gönderme yapılıyor. Kendilerini “eski” dedikleri klasik sendika örgütlenmesinden ya da komünist parti gibi yapılardan, kısacası çoğunlukla bürokratikleşmiş ve hiyerarşikleşmiş kurumsal yapılardan ayırmaya çalışıyorlardı.

Bu ayrışma isteğinde, 70’ler radikal işçi hareketlerinin yenilgisi ya da 1980’lerin özelleştirmelerinin engellenememesi gibi bir dizi mağlubiyetin de payı var mı?

Hem bu var hem de eyleme biçimlerinin kemikleştiği de düşünülüyor. Meşhur laftır ya, “basın açıklamasına basın bile gitmiyor”. Bu kafayla insanları sokağa çıkartamayız, örgütleyemeyiz derdi söz konusu. Bir de yeni bir nesil ve kültür söz konusu tabiî. Kültürel aktivizmin yayılmasında mesela terk edilmiş fabrikalarda, enformel alanlarda düzenlenen rave partilerinin, rave kültürünün büyük payı var. Rave en önemli bir araya gelme hâli. 90’larda yasak partiler düzenlemek bir birliktelik yaratıyor. Orada bir araya gelen insanlar da sokakta politize edilmeye çalışılıyor. Rave de bunun araçlarından biri. İnsanları bir araya getiren bir altkültür, RTS ile beraber sokaklara taşınıyor. Partilere giden, sonra sokakları işgal eden insanlar aslında bildiğimiz anlamda politikleşmemiş. Herhangi bir örgüt ya da harekete dâhil değiller. Birşeylere karşılar, ancak ne olduğunu tam tespit etmemişler. Biraz da “life-style” üzerinden giden bir durum var. Sistematik bir analiz sonucunda oluşmuş anti-kapitalist bir talep listesine sahip değil çoğu insan. Ancak, belki de RTS’nin gücü de biraz buradan kaynaklanıyor. Çok farklı yerden insanları mobilize edebiliyor. Ancak bu tip aktivizme yaftalanan “lideri yok”, “hiyerarşik değil” gibi sıfatlara da temkinli yaklaşmak lâzım. Sonuçta mesela RTS’de John Jordan gibi birkaç elebaşı öne çıkıyor.

“EN ÖNEMLİ EYLEMLERİNDEN BİRİNDE SOPALARIN ÜZERİNDE DURAN İKİ KOCAMAN ETEKLİ CAMBAZ ARKA ARKAYA YÜRÜYOR. ÖNDEKİNİN ETEĞİNİN ALTINDA YER ALAN BİRİ, PARTİ SIRASINDA YÜRÜRKEN HİLTİYLE ASFALTI DELİYOR, ARKADAN CAMBAZIN ETEĞİNİN ALTINDAKİ KİŞİ DE DELİNEN YERLERE AĞAÇ FİDANI EKİYOR.”


Yıl 2000, yer Prag. “Pink&Silver” isimli grup polisi şaşkına çeviren şenlikle meydan okumayı gerçekleştiriyor: Bu sıkı videoda yaratıcı eylemlerin tarihinden yola çıkarak Prag’a ulaşıyoruz.

RTS’nin temel iddiası nedir?

Bütün hayata geçirilmiş eylemlerine ve literatüre baktığımızda aslında otoban karşıtı (anti-road) diye tanımlanıyorlar. Araba kültürüne karşı çıkmış ve belirli bir anda bütün sokakları kapatıp trafiği kilitleyerek, kentsel alanın o parçasını bir süre için özgür kılmayı amaçlamış bir oluşum. Orada da kendi hayal ettikleri geleceği kısa bir süreliğine de olsa hayata geçirmek, geleceği önceden canlandırmak (prefiguration) saiki var. Yani toplumsal tahayyülünü geleceğe bırakmadan kısmen de olsa hemen şimdi gerçekleştirmek. Bir yandan da, bu eylemler o zamanki kent mücadelelerinden çok da bağımsız, sadece araba karşıtlığına yönelmiş değil. Kentin sokaklarının kime ait olduğuyla ilgili, kentsel mücadelenin bir kolu gibi davranıyorlar. Bir havalimanı inşası için yıkılması söz konusu olan bir mahalleye bunlardan bir ekip gidip mahallelilerle birlikte boşaltılmış binaların duvarlarında delikler açarak bütün binaları birbirlerine bağlıyor. Yeşillik alanlara oldukça estetik görünen “enstalasyonlar” yapıyorlar. Ancak yıkıma gelindiğinde o enstalasyonlar barikat görevi de görüyor. Yani sadece sanatsal bir ifadeden bahsetmiyoruz. Yeri geldiğinde cepheleşmenin, polise meydan okumanın da (confrontation) bir aracı hâline geliyor. Mesele sadece partiden ibaret değil.

Eylemce dedikleri bu mu?

Hayır, o çok sinir bozucu bir laf (gülüyor). En son Yeşiller partisi kullanıyordu. Çok kısıtlı çağrışımları var.

1960’ların Yippie, Provo, Situasyonist gibi gruplarından etkilendiklerini, feyiz aldıklarını söyledin. Peki aralarındaki farklar neler?

Zamanın ruhu bambaşka. Bağlam çok farklı. Kültürel aktivizm aslında muğlak ve gevşek de olsa küresel bir hareketin parçası olarak ortaya çıkıyor. Elbette, mesela Provo ve Situasyonistler arasında da ilişkiler vardı. Ancak kültürel aktivizm alternatif küreselleşme hareketi içinde çok hızlı bir şekilde aktarılıyor ve başka yerelliklere tercüme ediliyor. Bizzat insanlar kendilerini o hareketin parçası olarak ifade ediyor. Biz aslında “kültürel aktivizm” derken gruplardan ziyade sürekli yayılan taktiklerden bahsediyoruz. Mesela Situasyonistler için doğrudan politik eylemlilik ya da buna yönelik taktiklerin yayılmasından bahsedemeyiz. 1968’i tetikleyen sokak sloganları olmasaydı, Situasyonistler bu kadar öncü sayılır mıydı? De Boer bu kadar ön plana çıkar mıydı? Ya da Amsterdam’ın haritasıyla Paris’te dolaşmanın pek bir etkisi olur muydu? (gülüyor) Bu türden uygulamalar aslında hiçbir harekete ulaşmıyordu. Şimdi ise taktikler kolektif eylem içinde keşfedilerek aktarılıyor.

İktidara meydan okuma (confrontation) meselesine geri dönersek, kültürel aktivizmin klasik barikat kültüründen ne gibi taktiksel farklılıkları var?

Buna 2000 yılında Prag’daki IMF ve Dünya Bankası zirvesinde uygulanan taktikler iyi bir örnek olabilir. Normalde bu tür zirve protestolarında amaç delegelerin zirvenin yapılacağı merkeze ulaşmasını engellemektir. Buna göre blokaj yapılır. Oysa Prag’da delegeler içeri girdikten sonra orada mahsur kalmaları için alanın etrafı sarıldı. Bu taktik için örgütlenmiş birkaç kol vardı. İsimleri de mavi, beyaz, siyah ve pembe bloklar kabilindendi. Bunlar arasında “pink & silver” diye bir blok da yer alıyordu.

Bu grup için İngiltere’den yapılan bir çağrı var. Hem “pembe ve gümüş hem de pembe ve siyahları bekliyoruz” diyorlar. Yani anarşist grupları da aralarına katmak istiyorlar. Bunlar sokaklarda pembeler içinde çok şatafatlı bir grup oluşturuyorlar. Sonuçta zirvenin yapıldığı komplekse ulaşabilen tek grup onlar oluyor. Buna dair birçok görüntüden de anlaşıldığı üzere önlerinde görkemli kostümü ve büyücü asasıyla bir kadın yer alıyor. Elinde asası, polis barikatının üzerine doğru yürüyor. Polisler de grupla birlikte yavaş yavaş geri çekilmeye, sonra da dağılmaya başlıyorlar. Çünkü ortada nasıl bir iş döndüğünü, grubun ne yapmaya çalıştığını anlamıyorlar. Hattâ bir noktada polis telsizinden şöyle bir duyuru yapılıyor: “Çok fazla dokunmayın, bu aslında sanatsal bir faaliyet” (gülüyor). Kafalar tamamen karışmış yani. Polis kendi bildiği taktiği kullanamaz hâle geliyor. Bu eylem tam da “tüylü ve şeker” gözüken ama gayet de çatışmacı, meydan okumacı bir anlayışa tekabül ediyor.

Mekâna dair “geçicilik” üzerine dayalı bir taktiksel anlayış da var. Mesela Tahrir Meydanı gibi haftalarca bir yerde kök salınmıyor. Böyle başka taktiksel prensipler mevcut mu?

Aslında hiçbir zaman çok genelleme yapamayız. Evet, ağırlıklı olarak bir bölgede kök salınmıyor. Ama bu açıdan kitapta Christian Scholl’ün yaptığı ayrım önemli. Bir yanda “bozmaya”, “köstek olmaya” (disruption) dönük taktikler var, diğer yandan da meydan okumaya dayalı başkaları var. Bunlardan biri daha iyi ya da kötü değil. Çatışma mı yaratmaya çalışıyorsun yoksa olan bir çatışmanın tonunu mu değiştirmeye çalışıyorsun, taktikler amaca göre değişiyor.

Medya aktivizmi de “kültürel aktivizm” içinde önemli bir etkinliğe sahip. Klasik medya haberciliğinden ayrıldığı yerler neler?

Bazı durumlara en iyi örneklerden biri The Yes Men. Klasik medya haberciliğini kullanarak iktidar odaklarını tufaya düşürüyor. Bir de Adbusters gibi kendi medyasını yaratarak faaliyet gösterenler var. İşte Adbusters “kültür bozumu” yöntemiyle, reklam imgeleriyle oynayarak, reklamların ve bahsedilen ürünlerin aslında neye sebep olduğunu gösteriyor. The Yes Men buna “bir şirketin gerçek kimliğini açığa çıkartmak” diyor.


Samba bandoları, eylemlerin vazgeçilmez unsurlarından biri hâline geldi. Rhythms of Resistance eşliğinde aktivistler için küçük bir sözlük…

Ne oranda etkili oluyorlar?

Aynı grup bile farklı mantıkları kullandığında farklı etkiler yaratıyor. Bazen etkisiz kalıyor bazen belli bir yankı buluyor. The Yes Men’in videoları olmasa, bir sürü insan onların ne yaptığından haberdar olamayacak. Dow kimya şirketine yönelik gerçekleştirdikleri eylem en başarılılarından biri. 2004 yılında bir üyeleri BBC World televizyonuna çıkarak, Dow şirket yetkilisi kılığında Hindistan’da, Bhopal’de binlerce kişinin ölümünden sorumlu olduklarını ve tazminat ödeyeceklerini açıkladı. Şirket 1984 yılında gerçekten de en az 11 bin kişinin ölümünden sorumluydu. Bu sahte haber üzerine Dow şirketinin hisseleri değer kaybediyor, şirket açıklama yapmak zorunda kalıyor. Böylece aslında çok önemli bir felaket tekrar gündeme gelmiş oluyor. Belirli bir etki söz konusu diyebiliriz. Hem bir malî kayıp var hem de şirketin imajı kötüleşiyor. Ama yani, Dow şirketini bilen zaten ta Vietnam Savaşı’nda napalm bombalarıyla ne yaptıklarını da biliyor. Öte yandan hiçbir etkisi olmayan başka eylemler de var. The Yes Men’in Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) web sitesine benzer bir siteleri var. Şirketler ve zengin yatırımcılar karıştırıp WTO yerine The Yes Men’e mesaj atıyorlar. Onlar da WTO yetkilileri kılığında toplantılara gidiyorlar. Bir seferinde bir WTO yetkilisinin kimliğini çalıp bir grup zengine sunum yapıyorlar. Bu sunumda iyi formüle edilmiş bir köleliğin sermaye birikimi açısından faydalı olacağını dile getiriyorlar. Sunumun sonunda da işadamları için geliştirilmiş yeni bir dijital kıyafeti tanıtıyorlar. Bu kıyafet güya bir şirketin dünyanın her yanındaki işçilerin çipler vasıtasıyla her an denetlenmesine izin veriyor. Bu türden bir eylem çok fazla bir etki yapmıyor. En çok, videosu yayınlanınca toplantıda yer alan şirket ve devlet yöneticileri verdikleri veya veremedikleri tepkiler üzerinden alay konusu ediliyor.

Öte yandan The Billboard Liberation Front da (Pano Kurtuluş Cephesi), Adbusters dergisinin yaptığına benzer bir şekilde sokaktaki reklam panolarının üzerine kültür bozumu uygulayan görseller asıyor. Burada en çok güldüğüm tartışmalardan bir tanesi şuydu: “Ya biz niye onların reklam imgelerinden devşirilmiş görsellerle yine panolarda onları ifşa etmeye çalışıyoruz, panoları yıkalım gitsin!” Sonra The Billboard Liberation Front’a karşı böyle bir kampanya başladı. Bir grup panoları yıkmaya başladı. Tam kültür “bozumu” yani! (gülüyor)

Adbusters ile ilgili de benzer bir eleştiriyi Naomi Klein yapmıştı. Sorusu şuydu: “Yahu Buy Nothing Day düzenliyorsunuz, iyi de, o gün uygulanmak üzere bir eylem kiti satıyorsunuz…” Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeye getiriyordu.

Evet, tam o kafa. Biz size “alternatif tüketim kültürü” teklif ediyoruz demek gibi. Stephen Ducombe bu anlayışın uç noktası. “Dream: Re-imagining Progressive Politics in an Age of Fantasy” (Hayal Et: Fantazi Çağında İlerici Politikaları Tekrar Tahayyül Etmek) diye de bir kitabı var muhteremin. Hattâ “Center for Artistic Activism” diye de bir kolej kurdu. Şöyle bir iddiaları var: “Onlar kendi gösterilerini sergiliyorlar, biz de kendi katılımcı, açık, etik gösterimizi yaratalım.” Yani iktidarın gösterisinin yerine kendi gösterimizi koyalım. Bir yerden sonra tam da insanlar böyle kendi gösterilerini tüketmek istiyor.

“KÜLTÜREL AKTİVİZM HAVZASINDA SERMAYENİN, PAZARLAMANIN DİLİNİ KULLANAN GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR. ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ ‘EFENDİNİN ALETLERİYLE EFENDİNİN EVİNİ BAŞINA YIKAMAZSIN”


18 Haziran 1999 kültürel aktvizmin tepe noktalarından biriydi. O yılın önemli eylemlerinden biri de Londra Borsası’nı basmak üzere örgütlenen küresel “Sermayeye Karşı Karnaval”dı. Yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı eylemde yeni taktikler sokakta uygulandı.

Guy Debord’un temel teziyle söylersek: “Kültür sosyolojik bir üretimden ziyade bir seyirliğe dönüşüyor.” Kültürel aktivizm içinde bu tuzağa düşmekten imtina eden ya da düşen örneklerden bahsedebilir misin?

Belki salt kültürün metalaşması üzerinden değil ama ben şöyle bir ayrım koyuyorum. Luther Blissett ekibinin 90’ların sonunda bir çağrısı var. “Kara Alman ormanlarından sesleniyoruz, sıkılmadınız mı broşür dağıtmaktan, insanlara laf anlatmaya, onları örgütlemeye çalışmaktan, bunlar artık işe yaramıyor, biz kimseye bilgi taşımayalım, artık iletişim gerillası olarak faaliyet gösterelim” minvalinde akıp giden bir manifesto. Maksat iletişim kanallarındaki mesajları kırmak, dönüştürmek, bozmak (subvert). Ama bir süre sonra bu da “biz daha yaratıcı, zekî, tatlı örneklerle insanlara birtakım sorunların, mesela kürsel ısınmanın ne olduğunu anlatacağız” noktasına geliyor. Yani aslında siz yine birilerine meramınızı anlatıyorsunuz ama bunu tersinden, iktidarın mesaj ve iletişim kodlarını kullanarak söylüyorsunuz. Gayet başarısız bir yere çıkıyor sonunda. Yine bir tür “farkındalık yaratmak”, “bilinç yükseltmek”, “ironi yoluyla düşünmek” noktasında takılıp kalıyor.

Görece başarılı örnekler de var. Almanya’da bir grup Lufthansa’nın tüm görselliğini ve dilini kullanarak bir kampanya başlatıyor. Lufthansa, Avrupa’dan sınırdışı edilecek göçmenler için hükümete bir indirim yapıyor. Kampanyanın ismi de zaten oradan esinlenmiş “Deportation-class” Yani “ekonomi” ya da “business” gibi bir de “sınırdışı” tarifesi var. “Kampanyaya” göre sınırdışı edilen bir göçmenin yanında oturursan daha az ücret ödeyeceksin. Sadece bununla da kalmayıp çeşitli büyük havayolu fuarlarında stant açıyorlar, büyük medyayı kullanıyorlar. Sonunda Lufthansa göçmenleri sınırdışı etmekten vazgeçmek zorunda kalıyor. Çünkü isimleri epey lekeleniyor. Ama ne oluyor, bunu yapmaya can atan başka şirketler işi üstleniyor. Bir yandan Hollanda’da benzer bir kampanya KLM’yi zor durumda bırakıyor. Bir de tabiî daha sorunlu metalaşma süreçleri var. Orada da bu türden eylemler yapmak için eylemciler-sanatçılar fon alıyorlar.

Bir yandan kültür bozumunun reklamcılığı da besleyen bir semantik çalışma olduğunu söyleyebilir miyiz? Adbusters dergisinin reklamdan devşirilmemiş görselleri de üzerinde biraz oynanarak rahatlıkla reklamlarda kullanılamaz mı?

Geçen gün bir toplantıda bir arkadaş bu tür bir dilin her zaman sermaye tarafından içselleştirilebilir olduğuna dikkat çekiyordu. Sosyolog Luc Boltanski de 1968 hareketinin eleştirilerini, sistemin emerek nasıl esnek kapitalizme, “yaratıcı endüstrilere” çevirdiğini anlatır. Soru bence şu: “Kim kimin dilini çalıyor?” Kültürel aktivizm havzasında sermayenin, pazarlamanın dilini kullanan güçlü bir damar var. Şairin dediği gibi “Efendinin âletleriyle efendinin evini başına yıkamazsın.” O dil ve araçları kullanılıp meseleyi tersine çevirmeye çalıştığın zaman, o dünya görüşünün çerçevesinin dışına çıkamıyorsun.

Bu taktikleri kullanarak uzun vadeli hedefler koymak, mesela bedava toplu ulaşım için örgütlenmek çok zor değil mi?

Zaten sorunda burada yatıyor. Elbette bu eylemlerle böyle hedefler gerçekleştirilebilir. Ancak ben örneğini görmedim. Çünkü genelde bir “hareket” değil, bir “an” örgütlüyorsun. Bütün enerjini de o anları örgütlenmeye sevk ediyorsun. Bu sırada uzun erimli bir strateji kurmuyorsun. Sadece insanları sokağa çıkartarak katılımcı hâline getiremezsin. RTS’den geriye ne kaldı diye sormak lâzım. Evet, iklim hareketine doğru bir kol angaje oldu. Ya da Milano’da prekaryaları örgütlemeye çalışan Chainworkers (Zincirçalışanları) örgütüne ne oldu? Mayday eylemlerinde sayı yüzbinlerle ifade ediliyordu. Şimdi geriye ne kaldı? Çünkü onlar da bir an için ilgi çekecek, kafada bir ikon oluşturacak eylemlere, zirvelere yönelmişlerdi. Aslında tabanda güvencesiz çalışanlar, yani prekaryalar için doğru dürüst bir örgütlenme yaratılamadı.

“KÜLTÜREL AKTİVİZMİN EN ÇOK SERPİLDİĞİ ZİRE PROTESTOLARI TAM DA ŞENLİKLİ MUHALEFETİN ÖRGÜTLENDİĞİ, AMA BİR YANDAN DA KAMP ORGANİZASYONLARIYLA SADECE SOKAKTA OLUNMADIĞI BİR EYLEMSELLİĞİ YANSITTI.”

Kültürel aktivizm pratikleri için de hukukun sınırları pek zorlanmıyor, mesela güvencesizler yasa dışı da olsa bir sendika kurmuyor gibi gözüküyor. Emek Sineması eylemlerinde de benzer bir sorun vardı. İki sene boyunca “daha renkli, daha çarpıcı” ne yapılabilir diye tartışıldı. Yani fazlaca biçim üzerinden gidildi. En son toplantılardan birinde dışarıdan “ya film festivali var, niye eylem yapılmıyor” diye bir tepki geldi. Aslında hayatımda böyle bir şeye ilk kez şahit oluyorum. Birileri “haydi eylem yapsanıza” diyor! (gülüyor) Talebimiz belli, tamam. Emek sinemasını yıktırmıyoruz. Ancak bir sonraki mücadele aşaması belirsiz. Sonra da eylem bitiyor, insanlar “sokakta konser var mı?” diye soruyor. Biraz kısa yoldan (short-cut) aktivizm tehlikesi var.

1970’lerde İtalyan radikal işçi hareketi ya da 1980’lerde Margaret Thatcher’ın politikalarına karşı çıkan kitlesel hareket doğrudan, somut, sınıfsal taleplerde bulundu. Alternatif küreselleşme hareketi ve ona paralel kültürel aktivizm önceki neslin taktiklerinin işe yaramadığını mı gördü? Farklı mücadelelerinin daha gevşek bir koalisyonu mu söz konusuydu? Önceki prensiplerimiz yanlış değildi, ama taktiklerimiz mi tutmadı?

Alain Badiou’nun komünist hipotezinden bahsediyorsun! (gülüyor). “Aslında isteklerimiz doğru ama araçlarımız yanlıştı” diyor. Somut örneklere bakalım. Mesela kültürel aktivizmin en çok serpildiği zirve protestoları tam da şenlikli muhalefetin örgütlendiği, ama bir yandan da kamp organizasyonlarıyla sadece sokakta olunmadığı bir eylemselliği yansıttı. Orada envai çeşit grubun bir araya geldiği çok renkli bir çatışma ânı oluşturuldu. Bu tam da Hardt ve Negri’nin kapitalizme karşı yücelttiği çeşitli mücadelelerden oluşan “çokluk” kafası. Hem yeşiliz, hem pembeyiz, hem de siyahız, vs… Bunun bir dönem çok iyi işlediğini düşünüyorum. Ama bir süre sonra sorunlar hâsıl oluyor. Bir kere çok fazla insanı bir yerde toplayamamaya başlıyorsun. Son G8 zirvesindeki çatışmada kim vardı, ne oldu, artık kimse pek umursamıyor. İkincisi, zirve protestolarında doğrudan bir antagonizm, “düşmanla yüzleşme” derdi söz konusuydu. Mesele ifadeden ziyade çatışmaydı. Ancak 2003’ten sonra, özellikle savaş karşıtı hareketin yenilgisi ve çözülmeye başlamasıyla süreç yavaşladı. Üçüncüsü, o döneme baktığında herkes “kültürel aktvizmi” ve onun pratiklerini başarılı gördü, onlara sarıldı. Ancak bu da bu türden eylemlerde bir kurumsallaşmaya neden oldu. Eleştirel düşünce kaybolmaya başladı. Mekânı ele geçirmek, çatışmayı görselleştirmek, antagonizmayı ortaya çıkarmak gibi somut dertler azaldı.

“KONU HAKKINDA YENİ BİR KİTAP ÇIKIYOR. BAKIYORSUNUZ, BİRTAKIM ‘ŞİDDET KARŞITI’ (NON-VIOLENT) VAKIFLARDAN KAYNAKLAR GELMİŞ. BİR SÜRE SONRA KURUMSALLAŞMA ŞUNU SÖYLÜYOR: ‘EYLEM YAPMANIN BİÇİMİ BUDUR, BUNLARIN SINIRLARI DIŞINA ÇIKMAYIN. ASLA FAZLA MEYDAN OKUMAYIN’. GÖSTERİ TOPLUMUNA GERİ ÇAĞIRIYORLAR İNSANLARI”

Kültürel aktivizmin klasikleşmiş, renkli taktikleriyle ilk defa karşılaşan insanlar –belki burada bir nesil farkı da söz konusu olabilir– çok etkileniyor. Kültürel aktivizmin estetik yanı çok güçlü olduğu için bu türden eylemlerle ilk defa karşılaşanların eleştirel bir göz geliştirmesi daha mı güç oluyor?

Birkaç örnek verir misin?

80’lerde alternatif Kariye şenlikleri yapıyorlar. Orada kendi alternatif müzelerini, tarihlerini kuruyorlar. Muhafazakâr kanattan gelen saldırılara karşı birden 20 kadar kadın basın açıklaması yaparak kocalarından boşanıyor. O zaman hareket içinde de çok tartışma olmuş. Kadınlar kocalarına “Tamam, aynı evde oturmaya devam edebiliriz, ama ben seninle bu devletin tanımladığı şekilde ilişki kurmayacağım” diyor. Aynı şekilde 1990’ların öğrenci koordinasyonu dönemini, onların yaratıcı eylemlerini, sloganlarını da tam bilmiyoruz. Sonuçta “Polis boş durma bize çay getir” o zaman genelleşmiş bir slogandır (gülüyor). Buna rağmen bugünkü öğrenci hareketine pek bir şey aktarılamıyor.

Kültürel aktivizmin de kimi örneklerde sermayece içselleştirilmesi, sağaltılması, hattâ kurumsallaşması üzerine ne düşünüyorsun?

Artık bu işin “okullarını” kurmaya (http://artisticactivism.org/), burslu öğrenci almaya başladılar! (gülüyor) Bu ekibe destek Açık Toplum Vakfı’ndan geliyor. Bizde de bol sponsorlu örnekleri var (http://yaraticifikirlerenstitusu.com/) Oralardaki dile bakınca da durumu görüyorsunuz. “Artık yaptığınız eylemler sizi tatmin etmiyor mu? Sizin gibi hisseden insanlar mı var etrafınızda? Boşlukta mı kaldınız? Size yardımcı olalım.” Mantık şu: Bugünün dünyası, siyaseti gelip geçici simgeler üzerinden işliyor, siz bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsunuz. Gelin beraber bir proje geliştirelim, sonra siz de bunu uygulayın. Tam think-thank durumları. The Yes Men de böyle bir yer açtı. Paralı olup olmaması önemli değil. Ortaya bir takım yaratıcı “gurular” çıkıyor. Onlar, diğerlerine bu işin nasıl yapılması gerektiğini öğretiyor. Yeni bir kitap çıkıyor. Eylemcinin el kitabı kabilinden. Bakıyorsunuz, nasıl fonlanmış diye, birtakım “şiddet karşıtı” (non-violent) vakıflardan kaynaklar gelmiş. Bir süre sonra kurumsallaşma sana şunu söylüyor: “Eylem yapmanın biçimi şudur, bunu yapın, bunların sınırları dışına çıkmayın. Ama asla fazla meydan okumayın. Oradan bir sonuç çıkmaz.” Gösteri toplumuna geri çağırıyorlar insanları.

Sadece kurumsallaşma değil, bazı eylemlerin eylemciler tarafından da gelenek hâline getirilmesi, yakınılan “eski solun” durumuna düşülmesi de söz konusu değil mi?

Elbette, hattâ bazı arkadaşlar, eylemden de vazgeçip para bulup arazi-çiftlik satın almaya bile çalışıyor! (gülüyor)

Kültürel aktivizmin yoğun dolaşımda olduğu dönemden geriye nasıl bir gelenek kaldı?

Taktikler açısından bakarak konuşmak lazım. Mesela 2009’da İstanbul’daki IMF zirvesine karşı örgütlenen Direnistanbul (http://direnistanbul.wordpress.com) zirve protestolarının en sonuncularından biriydi neredeyse. Hem Avrupa kıtasından insanların geldiği, hem sadece sokakta olmanın değil, örgütlenmenin de ön plana çıktığı, mesela kentsel yıkımlara, HES’lere karşı bir şeyler söylenmeye çalışıldığı bir dönemdi. Direnistanbul bir sürü taktiği kendi keşfetmedi ama o taktikleri kullandığı için hareketleri sokağa çekti. Samba bandosu, grafik tasarımları, vb. vasıtasıyla bir kitleyi topladı. O zamana kadarki en yoğun kentsel dönüşüm karşıtı eylem yapıldı. Siyasetin dilinin farklı kurulmasının bunda etkisi oldu. Sonuçta Direnistanbul’un içinden bir sürü grup çıktı. Taktiklerin tarihsel sürekliliği, repertuvarı bunda kuşkusuz etkili oldu.

Bir önceki yazımız olan Dişlere uygulanan ball ataşman nedir? başlıklı makalemizde ball ataşman nedir, ball ataşman uygulaması ve implant nedir hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *