İstanbul’un ormanları

18 August 2013 Sunday, 03:02

Dr. M. SİNAN GENİM
1945’te Kuzguncuk’ta doğdu. Yükseköğrenimini DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nda 1969’da tamamladı. DMMA Mimarlık Bölümü Rölöve – Restorasyon Ana Bilim Dalı’ndan 1975’de yüksek mimar, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Türk ve İslam Sanatları Kürsüsü’nden “İstanbul’un İskânı“ konulu tez ile 1980’de (Ph. D) unvanını aldı. 1970-76 İDGSA’de asistanlık, 1974-81 İÜ Edebiyat Fakültesi’nde, 1976-91 Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde 1991-2007 Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 1989-2009 Beşiktaş Belediyesi Meclis Üyeliği, 1994-99 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyeliği’nde bulundu. 1997’den beri Türkiye Anıt Çevre ve Turizm Değerlerini Koruma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığını yapıyor. Başta İstanbul olmak üzere, mimarlık, sanat tarihi, estetik gibi konularda kitap, dergi ve makaleleri bulunmaktadır.

Son zamanlarda, hemen herkes bilir bilmez, İstanbul’un geçmişte ne kadar yeşil olduğunudan özellikle 1950 sonrası bu yeşil örtünün büyük oranda tahrip edildiğinden, güzelim ağaçların kesildiğinden söz eder oldu. Sanki geçmişte İstanbul ağaçlarla kaplı yemyeşil bir şehirdi de biz mahvettik. Byzantion, Konstantinopolis, Konstantiniyye ve de İstanbul doğası ve iklimi nedeniyle her zaman için kurak ve suyun az olduğu bir şehirdir. Belki de bunun için Megaralı Grekler, ilk olarak suyun daha bol olduğu Moda koyuna, Kurbağalıdere havalisine yerleşmişlerdir. Son yıllarda İstanbul’a ait ilk yerleşim alanına ulaştığımız Yenikapı prehistorik alanı Lygos deresinin denize ulaştığı noktadaki sulak alan içinde karşımıza çıktı. İstanbul ve yakın çevresi ağacın yetişmesi için gereken suyu bir kenarı bırakalım, nerede ise yüzyıllardır içmek ve kullanmak için gereken suyu bulmakta zorlanmıştır. Sanırım 1994 öncesi bu şehrin yaşadığı su sıkıntısını, Yalova’dan tankerlerle şehre su taşındığını çok kişi unutmuş olmalı. İstanbul daha Roma döneminden itibaren su sıkıntısı yaşamış ve bu sıkıntıyı gidermek ve şehri suya kavuşturmak için çok uzaklardan şehre su getirmek için akadükler, bendler inşa etmişler, dönemine göre çok büyük mühendislik projeleri geliştirmişlerdir. Çevreden getirilen sular şehrin ihtiyacına cevap vermediği için sur içine yağmur sularını toplamak amacıyla çok sayıda açık ve kapalı sarnıç inşa edilmiştir.

BELGRAD ORMANI

Geçmişte, Roma döneminden beri kutsal kabul edilen ve 1575 yılında su nazırının denetimine verilerek özel bir koruma alanı sağlanan Belgrad Ormanı dışında ormanımız yoktur. Şehre en yakın orman alanları sulak bir bölge olan Kırklareli çevresindeki Istranca ormanları ile Sapanca çevresindeki orman alanlarıdır.
Geçmişte yerleşim olmayan kıraç alanları, çoğu özel mülkiyete ait olan ve büyük bir bölümünde susuz tarım yapılan tarlaları yeşil alan olarak kabul etmek ise büyük bir yanılgı olup, bu konudaki atılımların önünü tıkayan bir düşüncenin ürünüdür. İstanbul’un yakın çevresinde özellikle de şehrin kuzeyinde Kilyos ve Şile çevresinde yer alan günümüzdeki ağaçlıklı alanlar çoğunlukla özel şahıslarca dikilen bir nevi endrüsriyel üretim alanlarıdır. Her zaman için İstanbul gibi büyük bir şehrin gerek ısınmak gerekse yemek pişirmek için yakacağa, oduna ihtiyacı vardır. Bugün şehrin kuzeyinde yer alan ağaçlıklı alanların çok büyük bir kısmı meşe, gürgen gibi yandığı zaman kor oluşturmaya veya mangal kömürü yapmaya uygun sert ağaç ormanlarıdır ve içlerinde nerede ise ömrü yüzyıla varan bir kaç ağaç dışında yaşlı ağaç bulunmamaktadır. Bu alanların büyük bir bölümünün özel mülkiyete ait, bir dönemin üretim alanları olduğu unutulmaması gereken bir gerçektir. Bu da nereden çıktı diye düşünenlere XIX. Yüzyılda Boğaziçi’ne ait fotoğraflarda hemen her iskele çevresindeki çok büyük odun yığınlarını hatırlamalarını öneririm. Acaba bu odun yığınları nereden gelmektedir? İthal midirler, yoksa İstanbul’un yakın çevresindeki üretim alanlarından mı sağlanmaktadırlar? İskelelere yanaşmış, odun boşaltan teknelerin büyüklüklerini göz önüne alarak yakın bir çevreden geldiklerini anlamak mümkündür. Kilyos, Şile, Ağva gibi üretim alanları şehre hem odun, hem de mangal kömürü üretimlerini aktarmaktadırlar. Unutmam mümkün değil 1950’li yılların başında Kuzguncuk’ta oturduğumuz eve dolu tekerlekli kağnı arabaları ile kış başı odun ve mangal kömürü getirilirdi. İki adet öküzün çektiği bu arabaların erişebileceği en uzak mesafe on, bilemediniz yirmi kilometredir. Sanırım bu arabalar Alemdağ çevresindeki üretim alanlarından geliyorlardı. Geçmişte akılcı bir yöntemle kışlık odun ve yakacak ihtiyacı sağlamak için plantasyon alanları yaratılmıştı ve bunlar periyodik olarak kesiliyor, hatta kesilmiyor, üretimin devamını sağlayacak şekilde diplerine yakın bir kısımdan kalınca dalları toplanıyordu.
İstanbul’un yeşil alanları özellikle Boğaziçi sahilinde yer alan köy içlerindeki derelerin çevreleri ve XIX. yüzyılda sarayın ihsan ve bağışları sonucu saraya yakın kişilere veya yabancı büyükelçiliklere tahsis edilen alanlarda yaratılan koru ve mezarlık alanlarıdır. Üsküdar Hüseyin Avni Paşa, Kuzguncuk Fethi Ahmet Paşa, Kanlıca Vecihi Paşa (Mihrâ bâ t), Beykoz Abraham Paşa, Yeniköy Avusturya Büyükelçiliği, Tarabya İtalyan, Fransız ve İngiliz Büyükelçilikleri, Büyükdere Rus Büyükelçiliği koruları. Bunlara ek olarak günümüzde Emirğan Korusu olarak kullanılan Hidiv İsmail Paşa, Yeniköy Sait Halim Paşa, Çubuklu Hidiv Koruları’nı da unutmamamız gerekir.

BOĞAZİÇİ YAMAÇLARI

Biraz araştırırsak bin yıllar boyu çıplak olan Boğaziçi yamaçlarının XIX. yüzyılda yapılan bu çalışmalar ile büyük oranda ağaçlandığını görürüz. İstanbul çevresindeki anıtsal ağaç sayısı nerede ise parmakla sayılacak kadar azdır.
Çelik Gülersoy’un İstanbul’un Anıtsal Ağaçları isimli kitabında sözünü ettiği anıtsal ağaçların nerede ise tümü ya özel mülkiyetteki koru ya da cami avlularındaki ağaçlardır.
Ayrıca bu konuda da fazlaca tutucu olmamızın bedelini can kayıpları ile ödemeye başladığımızı da unutmamak gerekir. Bu ağaçlar da bakım ister, zaman zaman budanmalı, ömrünü tamamlamış ağaçlar kesilerek, yerlerine ayrı türden daha genç ağaçların dikilmesi gerekir. Son on yıl içinde biri Topkapı Sarayı II. Avlusu, diğeri Gülhane Parkı içinde iki genç insan bu tür ömrünü tamamlamış ağaçların devrilmesi sonucu ölmüşlerdir.
Ülkemizin bilim insanlarının, aydınlarının gerçekleri araştırmak, doğruları bulmak için çalışmak yerine avâ mi hikayelerle ahlar vahlar içinde vakit geçirdiklerini görmek beni gelecek için üzüyor. Bir ülkenin, aydınlarının öncelikli görevi doğruları tespit etmek ve bu doğrultuda akılcı çözümler üretmek olmalıdır. Herkesin yalan yanlış teşhiste bulunduğu ama hemen hiç kimsenin gelecek için akılcı önerilerde bulunmadığı bir toplumun gelecekte var olması mümkün değildir.
Tüm dünyada kırsal alanda nüfusun azaldığı ve şehirlerin giderek kalabalıklaştığı gerçeğini göz ardı edemeyiz. İstanbul var oluşundan beri bir cazibe merkezidir. İstikrarlı dönemlerinde her zaman nüfus artışına maruz kalmıştır. Bugün de aynı sorunu yaşıyoruz; ülke ekonomisi geliştikçe, fert başına milli hasıla artıkça şehir nüfusu artmaktadır ve artacaktır. Bunun alternatifi yeni şehirler kurmaktan geçer. Ancak İstanbul çevresindeki uydu şehirlerin bu iş için gereken donanıma sahip olmadıkları, çalışan insanların gündüz şehre gelip, gece bu yerleşmelerdeki evlerine döndükleri ve bir süre sonra yoğun trafikten usanarak tekrar şehre dönüş yaptıkları görülmektedir. Önemli olan yeni oluşturulacak şehirlerin çalışma alanlarının da o şehirde olmasıdır. Ne yazık ki bunu sağlamakta başarılı olamadık.

YENİ ALANLAR
İstanbul’un kuzeyinde yeni yerleşim alanları açılması bir mecburiyettir. Günümüzde gerek Kilyos gerekse Şile-Ağva arasında bir dönem kömür ve maden aramak için tahrip edilmiş büyük alanlar bulunmaktadır. Bu alanların rehabilitasyonu ve sahiplenilmesi gerekmektedir. Bu aynı zamanda eski şehirdeki yerleşim alanlarının seyrekleştirilmesine ve böylelikle boş alan yaratılmasına yardımcı olacaktır. Boşalan alanların bir kısmı sosyal faaliyetlere tahsis edilebilir, bir kısmında ise geçmişte Boğaziçi’nde olduğu gibi koruluk alanlar yaratılabilir. Yeni yerleşim alanlarının nüfus büyüklükleri şimdiden belirlenmeli, bu alanlar içinde gecekondu ve denetim dışı yapı yapılması kesin olarak önlenmelidir. Yerleşim birimlerini birbirinden ayıran alanların bir bölümü hızla kamuya kazandırılmalı ve bu alanlar orman alanları olarak geriye dönülmeyecek şekilde teminat altına alınmalıdır. Bugün kıskanarak baktığımız Avrupa şehirlerdeki büyük orman alanları doğal ormanlar değil, son yüz yıl içinde dikim suretiyle yetiştirilmiş ormanlardır.
Gerçekleri görmezden gelen, geçmişe dönük nostaljik hikayelere göre kurgulanan bir anlayışın gelecek için çözümü yoktur. Gelecek, gününde radikal kararlar almaktan kaçınmayan, günlük değil, yüz yıllık, bin yıllık çözüm önerileri olanları hatırlayacaktır. İdare-i maslahatçılar esaslı reform yapamazlar. Hemen her şeyde olduğu gibi şehirleşme konusunda da radikal ve uzun süreli kararlara ihtiyacımız olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Bir önceki yazımız olan Dikiz dünya başlıklı makalemizde Lady Godiva, Pelin Batu ve Pelin Batu Revnak hakkında bilgiler verilmektedir.

Yorum yazın...

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz