İlber Ortaylı’dan Azerbaycan ve Bakü yorumu

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’yü yine değişmiş gördüm. Petrol gelirleri şehri hızla değiştiriyor; her yerde oteller yükseliyor. Çünkü Bakü ve Azerbaycan’ın elit noktaları dışarıdan gelenler için ilginç bir seyahat noktası

 

Bakü’deki Diplomasi Akademisi’nde 20 Eylül Cuma günü bir sempozyum vardı.
15 Eylül 1918 tarihinde Bakü’nün Türk ordusu tarafından kurtarılışının yıldönümünü değerlendirmek için yapılan bir düzenlemeydi. Toplantıda eski Dışişleri Bakanı Hasan Hasanov da bir açılış konuşması yaptı.
Bakü’yü kurtaran ordunun adı Kafkas İslam Ordusu’dur. Başında da mirliva (tuğgeneral) rütbesiyle Enver Paşa’nın kardeşi Nuri (Killigil) bulunuyordu. Genç kardeşin askerlik eğitimi vardı fakat buradaki rütbesi fahri generaldi. Ordu aslında büyük ölçüde profesyonel askerlerden oluşuyordu lakin İran’da savaşan 3’üncü Ordu’dan üç düzenli tümen ve subaylar artı Azerbaycan ve Dağıstan gönüllülerinin katılımıyla aslında bir kolordu oluşturulmuş ve ordu adı verilmişti.
Savaşın son yılında temmuz ayında kurulan bu orduda tertip, Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın işidir ama ordunun tertip iradesi VI. Mehmet Vahdettin’e aittir. Ordu önce Gence’yi sonra Bakü’yü Rus, İngiliz ve Ermeni müşterek kuvvetlerinin elinden aldı. Bunu Azerbaycan’ın yerli Müslüman halkı büyük zafer şenlikleriyle kutladı. Gerçek şu ki etnik bir katliam başlamıştı ve mağdurlar da Azerbaycan Müslümanlarıydı.
Ordu adından da anlaşılacağı üzere gönüllüler ordusuydu ve bu tip orduların bütün efradı gibi hatta bazen terhis edilenlerin bile gönüllü olarak katıldığı bir savaş gücüydü. Riskleri de askerin ve subayın taşıdığı riskle aynıydı; gönüllü ordularının askerlerine esir muamelesi yapılmaz. Aslında
15 Eylül’de Bakü’ye giren, ardından Dağıstan’da bazı noktaları kurtaran bu ordu bölgeyi ancak 30 Ekim 1918’deki Mondros Mütarekesi’nin maddeleri gereği törenle terk etmişti. Bu gönüllüler ordusunu savaşa ve yardıma çağıranlar ise Azerbaycan’ın yeni kurulan Milli Şura hükümeti ve Şura Başkanı Mehmet Emin Resulzade’ydi.

Azerbaycan Türkleri tarihi kalıntılara karşı bağnaz değil
Ordu Kafkasya’yı terk ettikten sonra cumhuriyet aynı askeri düzenle daha iki yıl yaşadı ve
1920 yılında Kızıl Ordu birliklerine teslim olarak feshedildi. Kafkas ordusunun subay ve savaşçılarının önemli bir kısmı Doğu Anadolu’da Kazım Karabekir Paşa’nın Şark Ordusu’na katıldı. Hoş ve öğretici bir seminerdi; bilinenlerin dışından yeni bilgi ve yorumlar yapıldı.
Azerbaycan’ın başkentini bu sefer yine değişmiş gördüm. Petrol gelirleri şehri hızla değiştiriyor; her yerde oteller yükseliyor. Çünkü Bakü ve Azerbaycan’ın elit noktaları Rusya başta olmak üzere eski Sovyet Orta Asya Cumhuriyetleri ve İran hatta bazı Avrupa ülkelerinden gelenler için ilginç bir seyahat noktası. Azerbaycan’ın Orta Çağ medeniyeti kadar ilginç bir dönem görülemez ve bu Orta Çağ eserlerinin korunması bugüne kadar tesadüfen egzotik diyebileceğimiz bir ortamda mümkün olmuştu.
Bugünkü Bakü’nün ortasında yer alan köhne (eski) şehir, kuzeyde üç saatlik mesafedeki muhteşem Şeki şehri ve Han Saray, Lenkeran her biri görülecek abideler. Mesela havalimanına yakın noktadaki Surahanı veya “Ateşgah” denen mıntıkadaki Orta Çağ’dan kalma Zerdüşt manastırı ve çilehanesi görülecek yerler.
Bugünün Azerbaycan’ında bir zamanların ünlü Zerdüşt medeniyet merkezi sayılan Orta Asya’dan ve bizzat İran’ın İsfahan, Yazd ve Bam gibi şehirlerinden aşağı kalmayan Zerdüşt tapınakları ve dergahları var. Petrol ve gaz yataklarından fışkıran alevler, İran ve Hindistan yolunun üzerinde bulunması o zamanın Azerbaycan’ını Hint-İran kutsallığına erkenden bağlamıştı ve bu kalıntılar İslami devirde bile görülür.
Hiç şüphe yok ki Azerbaycan Türklüğü bu kalıntılara karşı bağnaz ve tahripkar değildir; tam aksine geçmişteki Azerbaycan folkloru gibi modern edebiyatta da bu kalıntılar ve söylemler yer bulabilmiştir. Bugün artık pek okunmayan ünlü yazar Cengiz Huseynov, “Fet hali Fethi” adlı romanında yer yer zaman ve mekan tutarlılığının dışına çıkarak romanın kahramanlarını bütün Kafkasya’da gezindirir. Hatta 19’uncu asır Tiflis’ine Pertev Naili Boratav ve Andreas Tietze gibi ünlü Türkologlar da yerleştirilir.

Bu ülkeden bir Müjgan Hoca geçti

Perşembe günü Ankara’da Milli Kütüphane’nin eski başkanı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nün Paleografya
ve Kitabiyat hocası
Dr. Müjgan Cunbur ebedi istirahatgahına uğurlandı. Osmanlıcayı ve eski edebiyatımızı yaşadığı zamanlar itibariyle içine doğarak öğrenmiş olanlardan değildi. Zaten İstanbul, Fatihli olmasına rağmen babası Mudurnulu Salih Cunbur Usta, Kurtuluş Savaşı’nın imalat-ı harbiye ustalarından olduğu için Ankara’da görevlendirilmiş ve o da bu yüzden İstanbul’da sadece Karagümrük Ortaokulu’nda birkaç yıl okuyabilmişti.

Avluda sürekli kitap okurdu
Hayatı Ankara’da geçti. Ankara Kız Lisesi ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezundur (1948). 1952’de edebiyat doktoru unvanını da “Gül Şehri ve Mantıku’t Tayr” adlı çalışmasıyla aldı. Hayatı Milli Kütüphane’de geçti. Buranın başkanı olarak da öğretimini hiç aksatmadı. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden aynı zamanlarda emekli oldu. Müjgan Hoca’yı gençler emekli olduktan sonra da üşenmeden öğrettiği Osmanlıcayla, Anadolu’nun tasavvuf tarihi ve Türk kadın şairleri gibi konulardaki kalabalık neşriyatı ve sayısız konferanslarıyla tanırlar.
Bizim zamanımızda Ankara’da Saraçoğlu Mahallesi’ndeki aslında memur kulübü olarak tasaranıp Milli Kütüphane’ye çevrilen binada ders çalışırlardı. Müjgan Hoca çoğu zaman avluda oturup kitap okur, gençlerin sorularını ve müracaatlarını ciddiyetle dinler, cevap verirdi. Milli Kütüphane’nin en mütevazı odası onun makamıydı. Bir keresinde hatırlıyorum, “Hocam sabah çalışmaya geldiğimde bana yer verirken şu lügatlerin olduğu yeri verseler” demiştim. Doğrusu “Bana ne?” demedi, hemen “Ona gelince 11 numarayı vereceksin” diye kapıdaki görevliye talimat verdi.

İstisnasız herkesin hocasıydı
Bazı insanlar herkesin hocasıdır.
Bizim toplumumuzda az sayıda bulunsalar da…
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki Osmanlıca kursları bu fakültenin talebesini geçen şöhretteydi. 1966 yılındaki derslerinde ünlü sanat eleştirmenimiz Dr. Füsun Akatlı’yı, Siyasal Bilgiler’den Doçent Türkkaya Ataöv’ü görmek mümkündü. Müjgan Hoca onun için; “O sınıfta okumayı ilk söken Türkkaya’yla Füsun’dur” demişti. Her ikisi de Osmanlıca öğrenmenin gereğine inanan çok uzak branşların hocalarıydı.
Mütevazıydı, kibardı. Aslında çok bilgiliydi. İbnülemin Mahmut Kemal gibi kimseleri beğenmez, hele hatun kısmının ilme intibak edemeyeceğine (!) inanmış, istişareye bile tenezzül buyurmaz hocaya bilgisiyle tesir etmiş ve onu kabul ederek her zaman görüşür olmuştu. Müjgan Hoca’ya gösterdiği saygı bilinir. Yazdığı eser ve makaleleri burada saymanın imkanı yoktur. Şu an “Türk Kadın Şairleri” basıldı. Onun okunmasını salık veririm. Ve “Anadolu Evliyaları” adlı ansiklopedik çalışmanın da (tahminen beş cilt olacak) bir an evvel basılması gerekir. “Türk Dünyası Yazarları” gibi dev bir ansiklopedik çalışma da ancak onun kişiliği, çalışma azmi ve birleştiriciliğiyle mümkün olmuştur.
Bu dünyadan bir Müjgan Cunbur Hoca geçti. Ama herkesin saygısını kazanarak… n

Bir önceki yazımız olan Burcu Esmersoy ve korsan CD operasyonu başlıklı makalemizde Burcu Esmersoy, Korsan CD operasyonu ve mehmet tez hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *