Htapodi Niko ile Eleni

Radyoda çabuk çabuk müzik arıyordu. Aleksiyu’nun sesini duyunca çekti elini düğmeden, uzodan büyük bir yudum aldı: “Eleni, Eleni! Atmıyacaktın o tokadı.”

HİÇ zıpkınla ahtapot vurmadı. Tüple dalıp, süslü yuvasının arkasında pusuya yatıp, kayanın altından çıkan hayvanın kafasını tersine çevirip yakalamadı. Her akşam serdiği ağdan ahtapot çıktığını diğer balıkçılar bilir, kıskançlıkla söz ederlerdi. Ahtapot anlamına gelen ‘Htapodi’ydi lakabı, Htapodi Niko.

Güneş batarken beş metrelik kayığına atladı… Motoru çalıştırıp yekenin yanına oturdu. Sakindi deniz. Dümdüzdü. Yekeyi hafif hafif sağa sola oynatarak ağı sereceği yere geldi. Sarı, kahverengi mantarlı ağını özenle döşedi… Kürekle uzaklaşıp, motoru çalıştırdı. Evinin önüne bağladı kayığı.

Bu sabah yine ahtapot çıkmıştı ağdan, uzattığında boyu bir metreyi bulan hayvanı güneşin altına yatırmıştı. Akşama kadar kızgın güneş epey kurutmuştu hayvanı.

Aldı, eve, mutfağa girdi. Tezgâhın üzerine yatırıp, vantuzları ile ince ince doğradı. Arkadaki küçük bahçesine çıktı, taze soğan, maydanoz, roka topladı. Limon ağacında altı tane limon vardı. Elini uzattı, sonra vazgeçti. Çiçek açmıştı ağaç, mis gibi kokuyordu bahçe… “Çiçekler limon oluncaya kadar eskiler kalsın. Limonlu güzel duruyor” diye düşündü.

Taze soğanları temizledi, yıkadı, ince doğradı. Maydanoz ve rokayı da… Ahtapotlarla karıştırdı, tuz, karabiber ekledi, iki yumurta, iki kaşık unla karıştırdı. Kızdırdığı yağa kaşık kaşık atıp iki taraflarını kızarttı. Ahtapot mücveri diyordu buna…

Sık yapardı.

Eşkiya mıyım ben?

Açıktan aldığı deniz suyunu tencereye koydu kaynayınca, duru su akıncaya kadar yıkadığı bir bardak pirinci attı. Dişe gelecek şekilde haşladı, süzdü, dolapta kalmış yarım limonu sıktı, karabiber ve iri doğranmış maydanozla karıştırdı, zeytinyağı gezdirdi…

İşte… Bu akşamın yemeği de hazırdı.

Sofrasını kurup, kadehine uzo doldurdu…

Radyoda çabuk çabuk müzik arıyordu.

Aleksiyu’nun sesini duyunca çekti elini düğmeden, uzodan büyük bir yudum aldı: “Eleni, Eleni! Atmıyacaktın o tokadı.” Yirmi yıl önce, 12-13 yaşlarındayken, alacakaranlıkta, yaz akşamı, kızı yaseminlerin arkasında duvara yapıştırıp öpmeye çalışmış, bacak arasına sıkı bir tekme, yanağına da cennetten bir tokat yemişti. O zamandan beri çeviriyordu yüzünü onu görünce. Acısı geçmiyor ama Eleni de aklından gitmiyordu. Gizli takiplerinde; sevgilisi olmadığını, talipleri hep gönderdiğini duyuyor, “Beni mi bekliyor acaba? Beklesin, beklemesin, gitmem yanına. Geçmedi yanağımın acısı, eşkiya mıyım ben, seviyordum işte… Beni mi bekliyor?… Nereden bileceğim?… O gelsin.” Düşüncelerle şişedeki uzoyu bitirmişti.

Ahtapot mücveri ile denizli pilav da çok güzel olmuştu… Sabah ağ çekmeye gideceğini hatırlayıp, uzandı.

Adanın, pembe zakkum ağaçları, asmalarla çevrili küçük meydanında, pastanenin karşısındaki banklara oturmuştu balık bekleyenler. Ellerinde, kahveden aldıkları çay, kahve fincanları, denize bakıp duruyorlardı.

Parasına kıyanlar pastanenin önündeki masalarda poğaçalarını, keklerini yiyor, arada bir ayağa kalkıp sandalın gelip gelmediğini kontrol ediyorlardı. Balık tezgâhı yan yatırılmış, palmiye ağacına dayanmıştı.

Küçük martılar, kargalar kaldırıma konup konup uçuyorlardı.

Ahtapotsuz dönmez

“Ah vre” dedi bankta oturanlardan biri…

“Bugün cömert olsa da ahtapotu bana verse.” “Nereden duydun ahtapot olduğunu?…” “Bilmez gibi yapma vre, ahtapotsuz döndüğü oldu mu hiç?…” “Misafirim var de, at bi’ yalan, uzaktan geldiler de, bakma, iyi çocuktur Niko!” “Kendine dokunmayan iyilik…” “Ne diyon? Ne yaptı ki kendine?…” “Tövbe tövbe (derken haç çıkardı) Eleni…

Eleni…” Kayığın yaklaştığını gördüler. Hepsi birden ayaklandı. Biri tezgâhı palmiye ağacının yanından alıp kurdu. Kalabalık tezgâh etrafındaydı şimdi.

Niko’nun attığı sandalın ipini biri alıp, halkaya bağladı, çekti sandalı kıyıya. Arkada iki kasa dolu dolu balıklar pırıl pırıl parlıyordu daha yükselmemiş güneşle.

“Ahtapotu ben istiyom, misafirim var, karşıdan geldi… Niko ahtapotsuz dönmez dedim, seni anlattım ona, ne yaman balıkçı olduğunu…” Kıvırcık siyah-beyaz saçları omuzlarında, bir kıvırcığı tutup aşağı doğru çeksen, beline uzar. Derisi kızıl siyah, elmacık kemikleri sivri, burnu Grek, gözlerinin parıltısı öbür adadan baksalar görünür. Torbaya koyduğu ahtapotu hiç konuşmadan isteyene uzattı, eline bir kasa balık alıp kıyıya atladı. Tekrar kayığa dönüp öbür kasayı da aldı. Sabırsız bekliyordu alıcılar, tezgâha dökülmeden kimse elini süremezdi.

Devirdi kasaları, evden getirdikleri torbalara dolduruyordu adalılar, ellerden balıklar görünmüyordu, barbun, hani, ufak dil balıkları, iskorpitler… Pırıl pırıl, gri, lacivert, kırmızı, bordo…

Torbasını dolduran kenara çekiliyordu ama gözleri hâlâ tezgâhta. Aralarında birbirlerine yemek tarif ediyor, mahalle dedikodusu yapıyor, daha doğrusu ada dedikodusu…

Torbalar bir bir tartıldı. Parası alındı.

Her sabah böyle sayardı balıklarını Niko.

Cins cins ayırmadan, onun için saldırırlardı tezgâha… O hiç ilgilenmiyormuş gibi görünür, torbasına fazla barbun koyanınkileri, avuçla alırdı içinden, tezgâha saçardı.

Yıllardır böyle olurdu, hiç atladığını gören olmamasına rağmen, torbalarını adilce doldurmaya gönülleri el vermiyordu…

Niko sabit, parlayan gözlerle her birini tarttı, bir kova su alıp tezgâhı yıkarken, karşı kaldırıma geçmek üzere olan iki kadının konuşmasını duydu, elinde boş kova baktı o tarafa, bir adım attı…

“Ne oldu?” “Kriz dediler… Kriz ama ne krizi bilen yok. Hastaneli adaya götüren polis teknesi de dönmedi daha…” Niko çakıldı durduğu yere… Başını çevirdi, mendirek içindeki teknelere baktı, en hızlısı martı oradaydı, avaz avaz “Barba’yı çağırın, koşun çağırın” diyerek hızlı hızlı tekneye gitti.

Kıyıya çekmeden, uzun atladı. Dümene gitti, kurcaladı, sağına soluna baktı, karşıya baktı, yerinde duramıyordu, bir elini dudaklarının yanına koyup, karşı adadan duyulacak kadar bağırdı… “BARBAA……!” Barba çıplak ayak, koşarak yaklaştı…

“Geldim, geldim, delirme…” “Çalıştır şunu, en hızlı git… Hadi hadi…” Barba dümene geçti, motoru çalıştırdı, ilk gürültüden birşey duymuyor, Niko karşısında “Hızlı, hızlı, hızlı” deyip duruyordu.

Yol aldı tekne, burnu havada, salması bile havada su üstünde uçuyordu sanki…

“Ya… Ya… Ya…” deyip duruyordu Niko.

Ya’nın sonrasını kovuyor, ya’larda kalıyordu…

“Yetişmiş vre hastaneye… Korkma…

Küs sanırdım sizi… Yıllar var ne ondan ‘Niko’ ne senden ‘Eleni’ duydum. Ne oldu birden?…”

Bakıyordu, öylece

Motor, adanın iskelesine tam yanaşmadan atladı Niko. Koşuyordu şimdi. Motosikletin üstündeki adamı itti “Ver bunu.

Korkma çalmıyom” deyip adamı iterek attı aşağı, kıçını seleye koymadan bastı gaza.

“Eleni nerde, Eleni nerde?” diyerek çıktı tek katlı binanın merdivenlerini… Sessizdi hastane. Kimse yoktu koridorlarda…

“Ya… Ya… Ya…” Eleni’nin tokat attığı yanağa bütün kuvveti ile vurdu…

Yoğun bakımdan sedye ile çıkarılan Eleni geçiyordu şimdi yanından. Duvara yok olmak ister gibi yapıştı. Duvarın içine girdi…

Pırıl pırıl gözleri sedyede… Eleni gördü onu… İnanamadı… Gözlerini kapadı açtı, tekrar kapadı açtı, sedyeyi iten eli yakalayıp durmalarını istedi… “Sen misin Niko?” Niko yavaşça yaklaştı, gözlerine çağlayan gibi hücum eden yaşları zor yolluyordu geri… İnce uzun elini alnına koydu, göz bebeklerinden ayrılmıyordu. Neler demek isterken tek kelime çıkmıyordu ağzından…

Bakıyordu, öylece…

Eleni serum bağlı olan kolunu uzattı, Niko’nun elini tuttu, sıktı, dudaklarına götürdü, öptü öptü, erimişti şimdi Niko…

“Ah Nikoyamu ah! Niye daha önce, 15 yıl önce gelmedi bu kriz?”

ECE AKSOY

Bir önceki yazımız olan Bombalı ölüm oyunu! başlıklı makalemizde bombalı ölüm oyunu ve ölüm oyunu hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *