Görev Abdullah Gül’e düşüyor

Bu hafta New York, özellikle de Manhattan’ın iş dünyası, alışveriş ve Birleşmiş Milletler’den ibaret ‘Midtown’ bölgesi, tam bir panayır yeri gibi. Oteller, Birleşmiş Milletler genel kurulu için gelen devlet başkanlarına eşlik eden yabancı delegasyonlarla dolu. Lokantalarda yer bulmak mümkün değil. Central Park’ta yürürken kah John Kerry, kah ufak bir Balkan ülkesinin lideri çıkıveriyor karşınıza.
New York’ta 7 yıl yaşadığım için biliyorum; genelde Manhattan sakinleri BM genel kurul haftasından nefret ederler. En büyük şikayet, dünya milletlerinin New York’a gelmesiyle 1. ve 2. caddede trafiğin tıkanması, Midtown’da lokantaların dolmasıdır.
Ama aslında o hafta boyunca bile, dünya New York’a değil, New York dünyaya nüfuz eder. Bu kentin herkesi eşitleyen, çok şöhretliyle müzmin evsizi aynı düzleme çeken kapsayıcı bir yanı var. Sadece insanlar değil, bütün hafta boyunca dünya siyaseti de eşitleniyor; sanki hiyerarşi, güç dengeleri, silahlar ve füzeler yokmuş gibi, ast-üst ilişkisi olmadan birbirleriyle konuşuyor.
Daha önce yazdım: Bu haftanın temel konusu Suriye, en ilgi çeken ülkesi ise Batı’yla utangaç bir flörte başlayan İran.

Peki ya Türkiye?
BM genel kurulundan Barack Obama’dan hemen sonra konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu koridorlara aşina bir isim. Milletvekili, ardından dışişleri bakanı olarak defalarca Birleşmiş Milletler toplantılarına katıldı. Dünya liderlerini tanıyor; onlar da onu tanıyor. Haliyle konuşması sonrasında Afrika ya da Balkanlar’dan gelip kendisini kutlayan siyasiler olması, sürpriz değil.
Cumhurbaşkanı’nın BM genel sekreterinin yemeğinde ABD Başkanı’nın hemen yanına düşmesi, orada uzun bir sohbet olması da sürpriz değil. Türkiye, global ağırlığı olan bir ülke.
Ama açık söyleyeyim bu gezide benim açımdan şaşırtıcı olan, ABD kamuoyunun Türkiye’ye bakışındaki hissedilebilir değişim. Lafı evelemeden söyleyeyim; Gezi olayları ve Mısır, Suriye gibi bölgesel konulardaki sert söylemler, Ankara’nın imajında ciddi bir örselenmeye neden olmuş. Daha düne kadar Türkiye güzellemesi yapan televizyon ve gazeteler sanki Türkiye gibi bir ülke yokmuş gibi davranıyor. Dış politika çevrelerinde eleştiriler var. Kerry ve Davutoğlu arasında sıkı bir telefon trafiği olsa da, açık bir biçimde artık Suriye tartışmalarının göbeğinde değiliz. Washington’la ilişkilerde, herhangi bir kriz olmasa da, Ankara istikametinde esen soğuk bir rüzgar hissediliyor.
İşte bütün bunları alt alta koyunca, Gül’ün gezisi, bilinçli olarak öyle planlanmış olmasa da, ister istemez bir imaj tazeleme gezisine dönüşüyor. Cumhurbaşkanı’nın mutedil üslubu ve dış politikadaki nüanslı dili, bana sorarsanız şu anda ilaç gibi. Dikkat ediyorum; bölgesel konularda Gül aslında hükümetle aynı çerçevede düşünüyor. Ancak meramını, Batı’ya çatarak değil, önce o ittifakın bir parçası olduğumuzu hatırlatarak anlatıyor.
Sanırım şu enstantane, yeterince açıklayıcı. St. Regis Oteli’nde, ABD’deki yatırım çevrelerine yönelik Cumhurbaşkanı Gül’ün konuşmacı olduğu ve Muhtar Kent’in organize ettiği bir öğlen yemeği… Gül’ün konuşması sonrasında, ABD Kongresi’nin güçlü isimlerinden Ed Whitfield söz alıp, soru soracağına, ”Hazirandaki protestolar sırasındaki devlet adamı üslubunuzdan dolayı teşekkür etmek istiyorum” diyor. Ardından Suudi kökenli bir iş kadını söz alıp, yine soru soracağına, ”Ortadoğu’nun krizli dönemlerinde sizler gibi liderlere ihtiyaç var” diyor. Cumhurbaşkanı, neredeyse şaşırıyor.
Ama dedim ya… Bu ister istemez Türkiye açısından bir imaj tazeleme gezisi. Ve iş bir anlamda Abdullah Gül’e düşüyor…

Aslı Aydıntaşbaş

Bir önceki yazımız olan Seçim ve partiler kanunu başlıklı makalemizde Doğan Heper, gazeteci ve televizyon hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *