Filiz Aygündüz Prens Prensesi Sevmedi’yi anlattı

Filiz Aygündüz ikinci romanı “Prens Prensesi Sevmedi”de bağımlı bir aşk yaşayan Deniz’in, aslında hayatının anlamını başkasında arayan kadınların, ucundan bucağından hepimizin hikayesini anlatıyor…

O kadar çok beklediğim bir romandı ki bu. Numara yapacak değilim, yıllardır Milliyet ve Milliyet Sanat’ta birlikte çalışan, sabah kahvelerini karşılıklı içen, işten güçten, hayattan ve tabii ki aşktan meşkten konuşan, mutluluklarını ve de dertlerini paylaşan, kendi işlerine yaramayan “parlak fikirleri” birbirine cömertçe veren iki arkadaşız biz Filiz Aygündüz’le. Dolayısıyla, onun “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?”in üzerine yeni bir roman yazmakta olduğunu, bunun bir bağımlı aşk hikayesi anlatacağını, hepimizin hayatına ucundan kıyısından değeceğini elbette uzun süredir biliyordum. Yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiğimizi de…
Yine de “Prens Prensesi Sevmedi” (Doğan Kitap) gerçek bir sürpriz oldu benim için. Allah için ser verip sır vermemişti bir kere, beni okur heyecanından mahrum bırakmamıştı, o yüzden meraktan ölerek bir solukta okudum Deniz’in hikayesini. Arada kıkırdayarak, arada
gözlerimi silerek, sahiden sağlam ve işe yarar “fikirler” edinerek… Ayrıldığımıza üzülerek de bitirdim.
Çünkü doktor Ömer’e bir görüşte âşık olup kendisini mutsuz eden ilişkinin içerisinde kanırta kanırta kalan Deniz, arkadaşları Suna ve Nazlı, o kadar kanlı canlı karakterlerdi, o derece bildik dertleri, tasaları vardı ve Filiz bunları o kadar güzel anlatmıştı ki bayağı arkadaşlarımdan ayrı düşmüş gibi oldum.

Ayrıca kafamdaki bir sürü karışık düşünce netleşti. Bir dolu da yeni soru oluştu ama. Bunları, romanda kızların buluştuğu Ortaköy’de, Filiz’e romanı yazmak için esin kaynağı olan güvercinleri beslerken konuştuk.

İlk romanın “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?”den sonra ne yazacağına nasıl karar verdin?
Ben kendi çocukluğumda 30’lu 40’lı yaşlarındaki kadınların hayatı çok anlamış, kadınlık bilgisi çok kuvvetli, kadın-erkek ilişkilerini çözmüş insanlar olduklarını düşünüyordum. Ama kendim o yaşlara gelince, aslında kadınlık bilgimizin ne kadar zayıf olduğunu, özellikle kadın-erkek ilişkileri konusunda sürekli birbirimizle konuşmamız ve akıllar alıp vermemize rağmen bir tür cehalet içinde olduğumuzu fark ettim ve böyle bir kadın kitabı yazma fikri oluştu bende. Bir de 15 sene kadar önce Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun bir desenini görmüştüm. İki güvercin, biri kafesin içinde, diğeri kafesin üstünde, bir tahterevalli üzerinde denizde duruyorlar. Özgür olan kuş uçtuğunda diğeri düşecek ve boğulacak. Bağımlılığı anlatan, bugüne kadar gördüğüm en iyi illüstrasyondu. “Bir gün ben bu desenin kitabını yazacağım” diye aklımdan geçirdiğimi de hatırlıyorum. Sonra bu iki fikir iç içe girdi ve bu romanı oluşturdu.

“Fedakar olmakla bağımlı olmak arasında ince bir çizgi var”

İlk romanında Güneydoğu’yu yazmıştın, aşk romanı bekliyor mudur okurlar senden?
Aslında ben ilk romanı yazmadan önce de hep kafamı kurcalayan bir konuydu, insan psikolojisiyle ilgili bir roman yazmak. Herkesin okuduğunda “Bu bendede var, peki bunu nasıl çözebilirim?” diye bakabileceği, insanları kendi psikolojileriyle buluşturan bir kitap yazma fikri hep vardı. O yüzden tek başına aşk romanı demek doğru değil aslında. İlk romanda bir halkın psikolojisini anlatırken burada bir insanın psikolojisini anlattım.

Romanın kahramanı Deniz bağımlı aşkı ilk duyduğunda “O ne biçim şey?” diye şaşırıyor… Nasıl anlıyor insan bağımlı olduğunu?
Bence büyük bir çoğunluğu çok âşık olduğunu zannediyor. “Her türlü saçma sapan şeyi yapabilirim, çünkü âşığım” diye bakıyorlar. Deniz de zaten “Sevdiğim bir insana bağlanmanın neresi sorunlu?” diyor. Ama orada doktorda “Bağlılık ayrı bir şey, bağımlılık ayrı bir şey” cevabını veriyor. Bağlılıkta karşılıklı gönüllülük esasına dayalı olarak iki kişi bir aradadır, bir yola birlikte devam ederler. Ama bağımlı aşk modelinde, bağımlı olan taraf yolda genellikle tek başına. Bazen adam onu durdurmaya çalıştığı halde de, Deniz’in hikayesinde olduğu gibi, yenilen pehlivan güreşe doymaz hesabı, devam ediyor o ilişkiyi tek başına götürmeye.

Bir ilişkiyi tek başına sırtlayan çok kadın görüyorum, hepsi mi bağımlı?
Hangi noktadan sonra bu bağımlı ilişkiye girer gibi psikiyatrik açıdan büyük büyük cevaplar vermem mümkün değil benim. Ama en azından kendi okuduklarım, bildiklerim ve bu kitabı yazarken yaptığım çalışmalardan elde ettiğim bilgiyle belki birkaç şey söyleyebilirim. Bir ilişkinin içindeyken sen daha çok çaba harcarsın, sevgilin daha az harcar, bunlar olabilecek şeyler. Bir fedakarlık tercihidir bu. Ama bir ilişkinin içinde çok mutsuzsun, adam seninle olmak istemiyor, sürekli seni üzecek birtakım şeyler yapıyor ve buna rağmen devam ediyorsan bir ihtimal bağımlılığın sınırlarında dolaşıyorsun sonucu çıkıyor. Fedakar olmakla bağımlı olmak arasında ise ince bir çizgi var, senin o gördüğün kadınların bir bölümü fazla fedakar kadınlar, kalanı da bağımlı olabilir.

“Annelerimizin hikayeleri dönüşümden geçerek yine devam ediyor”

İlişki modelleri de değişti aslında, anne-babalarımız gibi yaşamıyoruz.
Genelleme yapmak ne kadar doğru bilmiyorum ama bence annelerimizin hikayeleri dönüşümden geçerek yine devam ediyor. O çile çeken, bir ilişkiyi götüren olma halimiz, annelerimizden genetik olarak bize geçen halimiz, tam onlar kadar kölelik düzeni içerisinde olmasa da sürüyor sanki. En azından önemli bir çoğunluğunda kadınların ben bunu gözlemliyorum. Zaten Deniz de çevremdeki kadınların büyük çoğunluğunun, ben dahil, hepimizin bileşimi bir karakterdir.

Sen de çok kadınlı bir evde büyümüşsün Deniz gibi. Bu çeşitli kadınlık hallerine dair gözlemlerde bulunma şansı verdi mi sana?
Ben beş kız kardeşin en büyüğüyüm. Şöyle bir şey gözlemleme şansım oldu: Benim kadınlık bilgisi adına öğrendiğim şeylerle değişik yaştaki kız kardeşlerimin öğrendiklerinin farklılaştığını ve daha özgürleştiğini gördüm.

Peki onlara tecrübelerini aktarır mıydın, yol gösterir miydin?
Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma mantığından yola çıkarak evet, onlara birtakım yollar gösterdiğim söylenebilir. Ama bazı yaptıklarımda da beni örnek almak yerine onlar beni çok eğittiler.

“Kafamın bir yanında figür olarak Diana hep vardı”

Deniz’in televizyonda Lady Diana’nın gelinliğine takılıp kaldığı sahne çok tatlı. Sen hatırlıyor musun o düğün gününü?
Tabii hatırlıyorum. Evde balkonda bir akşam yemeği, masada annem, babam ve kardeşlerim… Kenarları turuncu bir siyah-beyaz televizyon var, o televizyona yapışarak düğünün tekrarını izlemiştik. Sonraki yıllarda da sarayın içinde walkman’iyle dolaşan bir prensesin haber değeri vardı ve onun o sarayla çelişen hallerini izlemek çok hoşuma gidiyordu. Kafamın bir yanında ilgilendiğim bir figür olarak Diana hep vardı.

Prenses olma hayalin var mıydı Deniz gibi?
Yok, ben prenses değil doktor olmak istiyordum çocukluğum boyunca.
Deniz de aslında gelinlik giymek istiyor. Çünkü annesi gelinlik terzisi ve sürekli gelinlik dikilen bir evde büyüyor. Ama gelinlik giyebilmesi için annesi ona bir prensle evlenmesi gerektiğini söylüyor. O prensle evlenirse hem gelinlik giyecek hem prenses olacak.

Aslında hepimiz birbirimize prens aramak yerine önce kendimize prenses gibi davranmayı öğrenmemiz gerektiğini öğütler dururuz…
Evet, prenseslik payesini kimse kimseye vermiyor. Ama benim kahramanım zaten değil bir prenses, külkedisi gibi yaşamını sürdürdüğü için, Ömer’le tanıştıktan sonra, o bu modele çok fazla uymuyor. Prensi bulmuş oluyor ama kendi prensesliğinden vazgeçtiği için “mutlu son”a ulaşamıyor, kendine
o değeri vermiyor.

Verseydi mutlu olurlar mıydı, yoksa bu soru prensin terapisinin konusu mu?
Ömer’in hikayesini bilmiyoruz ama her ne olursa olsun eğer bunu yapabilseydi Deniz, en azından bu kadar acı çekmeyecekti, ben bundan eminim. Ama o ilişki başlarmıydı, devam eder miydi, onları bilmiyorum.

Deniz Ömer’e ilk görüşte çarpılıyor. Sen ilk görüşte aşka inanır mısın?
Ben de inanırım ilk görüşte aşka. Sadece bir göz temasıyla hakikaten tepende yıldızlar uçuşur ve bunu yaşayan birçok insan olduğunu da biliyorum.

Anlayışlı olmayı biz yanlış mı anlıyoruz acaba? Sana kendini anlatmamakta direnen bir insanı arkadaşlarla toplanıp heyetler halinde anlamaya çalışarak hata mı ediyoruz?
Kitabın tezlerinden bir tanesi zaten, “Bununla ilgilenmeyin, siz kendi hikayenizle ilgilenin. Siz ne istiyorsunuz, ona karar verin”. Adam öyle yaptı diye sürekli ona göre mesafe alarak bir şeyleri değiştirmek, nereye kadar devam edebilir ki bu? “Çıkmayan canda umut vardır” diye düşünüyorlar bence. Ve o umudu koruyabilmek için de o canın çıkmaması lazım. Bunu kabul etmeyerek aslında belki de çoktan ölmüş bir ilişkiyi devam ettirmeye çalışıyorlar.

“Etrafımdan çok fazla terapi hikayeleri dinledim, kendi terapilerim oldu”

Yoğun bakım kapısında yaşıyorlar diyebilir miyiz, yine kitaptan alıntılayarak?
Evet, kitapta yoğun bakım kapısıyla morg kapısı arasındaki farkı anlatan bir bölüm var. Bu aynı zamanda Cem Mumcu’nun tezidir, yoğun bakımın kapısı çok acılıdır. Morgun kapısında da acı çekersiniz ama öldüğünü kabul ettikten sonra, ki bu ilişkilerde ilişkinin bittiğini kabul etmeye eşdeğer, o daha katlanılır bir acıdır. En azından yasını tuttuktan sonra biter. Ama yoğun bakım kapısının önündeki acı sürekli devam eden bir acı şekli.

Terapi seanslarını yazarken bir uzmandan yardım aldın mı?
Kitabı Doğan Kitap’ın yayın yönetmeni Deniz Yüce Başarır okudu, Boğaziçi Psikoloji mezunu Deniz, onun okuması benim için önemliydi. Ama Freud’dan Yalom’a kadar, psikiyatriyle ilgili o kadar uzun okumalar yaptım ki hayatım boyunca, etrafımdan çok fazla terapi hikayeleri dinledim, kendi terapilerim oldu, bütün bunların sonucunda da mümkün olduğu kadar gerçekçi terapi seansları çizmeye çalıştım. Çünkü ben okuduğum bir kitapta o seansın gerçek bir terapi seansı olmadığını anladığımda çok rahatsız oluyorum.

Deniz’in terapisinden ortaya çıkan bir konu da hayatın anlamını bir kişiye yüklemekteki yanlışlık…
En tehlikeli şeylerden bir tanesi bence bir insanın hayatın anlam öznesi olarak bir insanı tayin etmesi. Çünkü o hareketli bir şey, yaşayan bir varlık, onun istekleri var, düşünceleri var. Kontrol edilebilir bir şey değil ki insan. Ama sen onu anlam öznen haline getirdiğinde, onun hareketlerine göre anlamını belirlemek zorunda kalıyorsun. Zaten bir süre sonra da kaçınılmaz olarak anlamsızlığa düşüyorsun.

“Romanı kız tarafı olarak yazmadım”

Ömer’in hikayesini hiç bilmiyoruz, tarafsız mısın kahramanlarına karşı?
Ömer’e bir hikaye yazmadım, bunun nedeni de, birçok kadın bir ilişki kötü gittiğinde oturup “Ben bu ilişkide mutsuzum, o zaman çekip gideyim” gibi bir karar almak yerine karşısındaki adamı daha fazla tanıyıp, onun hikayesini öğrenip o hikaye üzerine çalışarak kendi ilişkisine katma değer sağlama yoluna gidiyor. Deniz de buna çok teşne. Fakat doktora gittiğinde doktor bunun önünü kesiyor. Her Ömer’den konu açıldığında “Bu Ömer’in terapisinin konusu, biz sizinle olan terapi üzerine çalışmalıyız” diyor. Bu yüzden Ömer’i hep bir hikayesiz kahraman olarak yazdım ama kız tarafı olarak yazmadım. Kalbinizi kıran insanların bu yaptıklarını açıklayacak birtakım hikayeleri vardır, o hikayeleri bilmeden onları yargılamamak gerekir, ayrıca o insanlar da o hikayeleri size anlatmak zorunda değildir. Bu düstur üzerinden gidip Ömer’in de yaptıklarını açıklayacak bir hikayesi olabileceğine kendimi inandırdım, elimden geldiği kadar da tarafsız bir biçimde yazdım. Zaten dört sene boyunca kitaptaki karakterlerle sürekli bir arada olunca, en sevimsiz olanına bile insan bir sempati duymaya başlıyor garip bir şekilde. Ben de seviyorum karakterlerimin hepsini,
Ömer de dahil olmak üzere.

“Ne kadar çok telaşı var kadınların”

“Önce erkek arasın” kabusunu da biz kadınlar mı icat ettik sence, kitapta Suna’nın dediği gibi?
Ne kadar bireyselleşmiş, kentli kadınlar olursak olalım, o kaçan kovalanır şehir efsanesini hiç içimizden atamıyoruz bence. Bunu o kadar iman etmiş bir şekilde söylüyoruz ki, öyle olunca da bunun ilk adımı, “İlk arayan sen olma, karşı taraf olsun”. Bu bilgiden hiçbir yaş ve sınıftan kadının kurtulamadığını düşünüyorum. O yüzden de ilk arayan olma görevini erkeğe veriyorlar.

Duygu Asena’nın telefon kaç gün beklenir konusunda size verdiği bir öğüt vardır hani, onu anlatır mısın?
Duygu Hanım bunu bize söylediğinde cep telefonu yoktu ama. “Bir erkek dört güne kadar sizi aramazsa hiç endişelenmeyin” derdi, “Bir gün maç seyretmeye gitmiştir, bir gün iş toplantısı vardır, ertesi gün arkadaşlarıyla beraberdir, bir sonraki gün evinde badana yapıyordur ama artık beşinci gün de aramıyorsa ondan sonra endişelenin” derdi. Ama sanıyorum bugün yaşasaydı; Whatsapp’tır, Facebook’tur,
bu hız çağında, Duygu Hanım da bunu bir-iki güne indirirdi.

Erkek bütün bu faaliyetler içindeyken kadının bekliyor konumda olması ne acıklı değil mi?
Herkesin bir öncelik sıralaması var. Bazı erkek için ilk üçte gelir sevgilisi, zaten onda sorun çıkmaz. Ama bir bölümünün öncelik sıralamasında çok aşağıda kalıyor kadın ve sıranın kendisine gelmesini bekliyor çünkü baskı kurmaktan da korkuyor. “Baskı kurarsam korkutur kaçırırım” diye. Ne kadar çok telaşı var kadınların… Erkeklerin böyle dertleri yok ilişki içinde.

 

“Benim hayatımın anlamı yazmak”

Bu kitabı kimler için yazdın?
Esas olarak bir kadın kitabı. Ama erkekleri de çok yakından ilgilendiren birtakım konular işleniyor kitapta. Değersizlik duygusu, suçluluk duygusu, baba-kız ilişkilerinde yaşanan problemler, anlamsızlık duygusu, kaybetme korkusu, bunlar sadece kadınların meselesi olan şeyler değil. Bu konularla derdi olan kadınların da erkeklerin de okuyacağını düşündüğüm bir roman oldu “Prens Prensesi Sevmedi”.

“Yeniden yazabileceğim için mutluluk içerisindeyim”

Deniz’in dertlerinin altında babasıyla olan ilişkisi var değil mi?
Romanda çok ağırlıklı bir şekilde baba-kız ilişkisi var. Babanın gözündeki bir tek bakış hayatını mahvediyor kadının.
Ve yanlış anladığı bir bakış bu. Baba-kız ilişkisi çok önemli. İlk aşk objemiz onlar, ilk güven kaynağımız… Ve bu kadar yüklü anlamlar taşıyan bir figürle ilişkiyi yanlış kurduğun zaman çocukluğundan itibaren, bunun ilerleyen yaşlarda erkeklerle kurduğun ilişkiye yansımaması neredeyse imkansız. Babamızla kurduğumuz ilişki kaderimizi de belirliyor bence.

Kitapta bağımlı olup olmadığımızı anlamamız için bir test var ve çıkardığım sonuç şu ki; herkes az ya da çok bağımlı ilişkiden muzdarip…
Kitabın bir yerinde de var, “Acaba her kadın günün birinde bağımlılıkla test edilir mi?” Ben bunun vahamet derecesi farklı olmakla birlikte, her kadının bir şekilde kapısını çaldığını ama bazı kadınların kapıyı kolaylıkla kapatıp hayatlarına devam edebilirken, bazılarının da onu içeri alıp uzun süre onunla mücadele ettiğini düşünüyorum. Günün birinde bir şekilde onunla imtihan oluyoruz sanki. Ben kadınları bildiğim için söylüyorum, erkeklerin de bu sorundan azade olduğunu düşünmüyorum.

Bundan sonra ne yazmayı düşünüyorsun?
Şu an o kadar mutluyum ki, çünkü dört yıldır hep bu kitapla ilgilendim. Bunun son bir yılı son okumalar yapmakla, düzeltmelerle, editörle çalışmakla geçti. Bundan sonra yeniden yazmaya başlayacak olmanın heyecanını o kadar çok duyuyorum ki anlatamam. Romanım çıktı diye değil yeni bir roman yazabileceğim için acayip bir mutluluk içerisindeyim. Çünkü benim hayatımın da anlamı yazmak. Ne yazacaksın dersen, henüz kafamda tam oturmuş değil.

ASU MARO

 

Bir önceki yazımız olan Didem Şenol Tiryakioğlu, Biraz Maya Biraz Gram kitabını anlattı başlıklı makalemizde Biraz Maya Biraz Gram, Biraz Maya Biraz Gram konusu ve Didem Şenol Tiryakioğlu hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *