Egemen güç Diyanet

Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı XIII. yüzyılda Anadolu’da yaşamak nasıl bir şeydi? Hacıbektaş’tayken sık sık durup hayal etmeye çalıştım. İnanılmaz bir dönem. Ahi Evran, Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, erenler, ozanlar, pirler. Her köşede, taşta toprakta bir hikâye: Hacı Bektaş’ın hırkasının küllerinden meydana gelen ağaçlar, kuşa dönüşmeler, günahkârları yakalayan delikli taşlar… Benzeri hikâyeler modern dünyada anlamsız gelse de inanç felsefesinin bugünlere gelebilmesinin sağlayan sözlü kültürün önemli öğelerinden. İnancın bugüne ulaşmasında Yedi Ulular olarak adlandırılan ozanlar; Seyyid Nesimi, Şah Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet de oldukça önemli bir yere sahip. Alevilerin ziyaret yerlerinden Hacıbektaş ise bugün Alevi Bektaşi inancının önemli merkezlerinden. Tarihten bugüne inancı ve sorunlarını Hacıbektaş’ta postnişin Veliyettin Ulusoy ile konuştum. Ulusoy’a göre bugünün siyaseti “inancı öldürüyor.”

15 – 20 Alevi
Tarihte yaşanan katliamlara rağmen bugün inancın daha fazla zarara gördüğüne inanan Veliyettin Ulusoy’a göre Alevilik tek tip bir din anlayışı çerçevesinde öldürülüyor. Çünkü, hem dede-talip ilişkileri hem de cem, cenaze gibi birçok inançsal ritüelde Alevi Bektaşilere danışmadan politikalar geliştiriliyor:
“O kadar ustaca hareket ediliyor ki. Evvelden öldürülüyorduk. Şimdi inanç öldürülüyor. İçi boşaltılıyor. Mesela, dedelere maaş meselesi. Dedeler taliplerine hizmet ederler. Hizmet sadece cem yapmak değil, taliplerin sosyal, hukuksal sorunlarını çözmeyi de kapsar. Dede talibini bilir. Talipler de eğer içinden gelirse kul hakkı adına hakkullah verirler. Ama bunda mecburiyet yok. Gerçek dedenin de umurunda değildir para. Maaş bağlanınca durum böyle olmayacak. Memur olan dede ne istenirse yapmak durumunda kalacak. Ayrıca, bizim namaz ve oruçla ilgili farklı yaklaşımlarımız var. O zaman ne olacak?”
Bu kadar sıkıntının içinde bugün kimlerin Aleviliği nasıl yaşabildiğini sorduğumda, Ulusoy gülümseyerek hemen cevap veriyor:
“Benim aralarında olmadığım 15-20 Alevi tanıyorum, onlar yaşayabiliyor inançlarını.” Özellikle şehirleşmeyle inancın zarara uğradığını düşünse de Ulusoy gene de gençlerden ümitli: “Gençlerle inancı deyişlerin, duazların bize verdiği ışık çerçevesinde görüşünce muazzam sonuçlar alınıyor. Göze görünmeyen küçük cemevleri var. Orada yetişenler çok farklılar. Kapıdan girdiği zaman hal, tavır, hareket, yürüyüş, yüz şeklinden hemen anlıyorsunuz ki boş vermiş dünyaya.”

Türbeye para, erbaine rahle
Tarihte yaşananlar ve Hacıbektaş’ta Kültür Bakanlığı’nın yaptığı değişikliklerden bahsedince duygulanıyor Ulusoy. Zira Hacı Bektaş türbesinde ailesinin mezarına girerken giriş parası ödemek durumunda. Dergâhtaki camiye giriş serbestken türbe bölümünü Kültür Bakanlığı müze ilan etmiş. Ulusoy’un en çok alındığı ise, iki yıl kadar önce türbenin çilehane bölümüne rahle ve Kuran yerleştirilmesi. Bu gelenekte olan bir durum değil Ulusoy’a göre:
“İnsan-ı Kâmil mertebesine ulaşmak, erbain çıkartmak, tüm düşünceyi Allah’a odaklama şeklinde olurmuş. Erbainlerde Kuran yok. Oysa bugün dergâha temsili mankenle birlikte rahle ve Kuran kondu. Hacı Bektaş Veli orada erbain çıkarırken tüm düşüncesini Allah’a odaklardı. Yoksa rahle üzerinde açıp Kuran okumazdı. İki yıldır gitmiyorum oraya. Çünkü her gidişte kahroluyorum. Kendimle baş başa kalmak istediğimde Hacı Bektaş’ın hırkasını yaktığı Hırka Dağı’ndaki ardıç ağacına gidiyorum.”

Egemen güç Diyanet
Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinde yaşanan sıkıntılardan bahsediyorduk. Birçok Alevi Bektaşinin olduğu gibi Veliyettin Ulusoy’un da Cumhuriyet’le ilgili düşünceleri ikircikli. Bir yandan cumhuriyetin kuruluşunda önemli rol oynayan bir ailenin mensubu olarak tebaadan yurttaşa geçmekte Cumhuriyet ve Atatürk’ün önemini içinde hissediyor. Diğer yandan, Cumhuriyet’te de bekledikleri eşit yurttaşlığa kavuşamadıklarını dile getiriyor. Ulusoy bu ayrımcılıkta, Diyanet İşleri’nin hükümetlerce gittikçe güçlendirilmesinin etkili olduğunu düşünüyor. Ulusoy, ekonomik ve siyasi gücü artan yapının bağımsızlığını yitirdiği görüşünde. Devletin herkesin inançlarını rahatça uygulayabilmesini sağlaması gerektiğini vurguluyor: “A görüşündeki bir hükümet, B görüşündekilere tarafsız davranabilir mi? Bu olmuyor. Oysa devlet inanç mensuplarının diğerlerine adaletli davranmasında hakemlik yapmalı. Kimse kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde inancını yaşayabilmeli.”

Kurban yerine eğitim
Hacıbektaş’ta Veliyettin Ulusoy’u ziyaretim sırasında kendisi Adıyaman ve Malatya’dan gelen dedelerle fikir alışverişinde de bulundu. Beni de aralarına aldılar. Konu, Alevi Bektaşi geleneklerinde önemli bir yer tutan kurbana da geldi. Ulusoy, kurban yerine özellikle kız çocukların eğitimine destek vermenin günün şartlarında anlamlı olduğuna dikkat çekti:
“Gezdiğim yerlerde kız öğrencilerin annelerinin gözyaşlarıyla karşılaştım. Üniversitede okuyan kız öğrencilerimiz yer bulamıyor. Erkekler daha rahat. Bir yerlerde kalıyorlar. Ama kız öğrenciler çok perişan durumda. Bunca kurban biraz fazla. Kurbanı ihtiyacımız olan eğitim gibi yerlere kanalize etmemiz lazım.”

 

Sürgündeki postnişin
II. Mahmut tarafından Hacı Bektaş’tan Amasya’ya sürgün edilen Postnişin Hamdullah Çelebi önemli zira kendisi inançta tek tipleştirmeye direniyor. Hamdullah Çelebi’nin türbesini, bulunduğu Amasya’da araştırmacı Muzaffer Doğanbaş ve Hamdullah Efendi Yaşatma ve Kültür Derneği Başkanı Ahmet Çelebi ile ziyaret ettim. Sürgünden sonra Hamdullah Çelebi’nin yoğun bir şekilde Amasya’da ziyaret edildiğine dikkat çektiler. Yani, sürgün olsa da insanlar durmamış. Bir diğer vurguladıkları konuysa Hamdullah Çelebi’nin o dönemde direndiği inançsal taleplerin hala geçerliliğini koruduğu, yakınlaşmalar olsa da zihniyetin devam ettiğiydi.

 

Hacı Bektaş’ın tarihi
Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundan II. Mahmut tarafından kaldırılışına kadar Bektaşiler Osmanlı’da inişli çıkışlı bir statüye sahip oldular
Hacı Bektaş Veli dergahının sadece bugünün Alevi-Bektaşi inancında değil aynı zamanda hem Osmanlı’nın hem de Cumhuriyet’in kuruluşunda önemli etkileri var. Hacı Bektaş Veli’nin öğretileri etrafında toplanan Bektaşiler, Orhan Gazi’ye destek verdiler. Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda ve inançlarındaki esnek anlayıştan dolayı Hıristiyan Balkanların Müslümanlaştırılmasında rol aldılar. Tarihçi Reha Çamuroğlu’nun değindiği gibi göçebe ruhuna uygun dergâh, tekke ve zaviyeler Osmanlı’nın kuruluş aşamasında etki gösterdiler. Bu dönemde, Bektaşilik’te Sünni İslam’a uymayan yapılar “farklı” yani heterodoks olarak değerlendirilmediler.

Merkezin ihtiyacı bitince
Ancak, 15. yüzyılın sonu, 16. yüzyılın başında şehirleşme ve merkeziyetçi yapıya geçilmesi devlet din ilişkilerini de etkiledi ve merkez, dini kontrolü altına almaya başladı. Kontrol altına girmek istemeyen Bektaşilerin artık merkezce ihtiyaç hâsıl etmediklerinden bu sefer “sapkın” olarak değerlendirildiler. Tarihçi Rıza Yıldırım’a göre bu dönemde Osmanlı İmpartorluğu’nda II. Beyazıd ve Yavuz Sultan Selim tarafından iki ana siyaset geliştirildi. II. Beyazıd toplumsal dengeleri gözeterek merkezin din anlayışı dışında kalan grupları sistem içinde tutmak üzere Bektaşiliği siyaset olarak destekledi ve Balım Sultan’ı postnişinliğe atamasıyla Bektaşilik kurumsallaştı.

Kalender Çelebi ayaklandı
Yavuz Sultan Selim ise köktenci bir anlayışla 1509-1512’de merkezileşmeye direnerek kendisi de Türkmen ve Müslüman olan Şah İsmail’i destekleyen Kızılbaşları coğrafyadan silip atmayı hedefledi ve Bektaşileri 1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra sadece Yeniçeri Ocağı nezdinde tanıdı. Kanun-i Sultan Süleyman döneminde vergi sistemine ve merkezileştirmeye karşı çıkan Kalender Çelebi ayaklandı. Tımarı elinden alınan sipahiler ve Dulkadiroğulları beyleri desteği ile Osmanlı’ya büyük zayiat verdi.

Tehdite karşı Pargalı
Önemli bir tehdit halinde geldiklerinden Pargalı İbrahim Paşa isyanı bastırmak üzere sipahilere tımarlarını geri vererek Dulkadiroğulları ile anlaştı ve yalnız kalan Kalender Çelebi ve müritlerini tamamen imha etti. 35 sene Bektaşilik öndersiz kaldı. Bektaşiliğin Babagan kolundan Sersem Ali Baba 1551’de postnişin atandı.

‘Vaka-i şeriye’
Tarihçiler, daha sonra II. Mahmut döneminde, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasının Bektaşiliğin birikimine önemli bir darbe indirdiği konusunda hem fikirler.
Tarihte “Vaka-i Hayriye” olarak anılan olay Reha Çamuroğlu’na göre “Vaka-i Şeriye,” zira, dönemin postnişini Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürülerek yerine Nakşibendi Mehmet Sait Efendi atandı ve inancın merkezin Sünni anlayışına göre devam etmesi yönünde baskı uygulandı.
Abdülmecit ve II. Abdülhamit’e kadar sessizliğini sürdüren tarikat ehli Bektaşiler cumhuriyetin kuruluşunda ideolojik olarak Jön Türkler ile yakınlaştı. Osmanlı dönemine göre iyi şartlara sahip olsalar da, Sünni yurttaş merkezli bir anlayışa sahip olan Cumhuriyet’te de haklarını aldıkları söylenemez.

 

 

Bir önceki yazımız olan Cami-cemevi için suç duyurusu başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *