Derya Alabora hayat hikayesini anlattı

Derya Alabora, yazı setlerde geçiriyor. Star’da başlayacak “Çıplak Gerçek”te oynarken bir yandan da Onur Ünlü’nün yeni filminde görünmez kadın olarak ‘ses gösterdi’. Alabora’yla sinema, televizyon, en çok da ‘kadın olmak’ üzerine konuştuk.

Derya Alabora yeni bir dizide oynuyor, temmuzda başlayacak, Ümit Ünal’ın çektiği 16 bölümlük bir polisiyede, “Çıplak Gerçek” adı. Onur Ünlü’nün yeni fiminde oynuyor; “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de. Sonra bir yurtdışı projesi var, detayları yazıda mevcut. Biz bütün bunları konuşmak için bir araya geldik, ama konu en çok Türkiye’de kadın olma, yetmez gibi oyunculuk yapma hali üzerinde yoğunlaştı. Shakespeare’den Lars Von Trier’e uzanan kadın düşmanlığından, sokakta ve filmlerde kadına biçilen rollere, objektiflerin arkasında daha ziyade erkekler oldukça belki çok da değişemeyecek konuları masaya yatırdık… Hiç değilse içimizi döktük…

Nasıl bir dizi yeni başladığınız “Çıplak Gerçek”?

Bu bir İsrail dizisi, polisiye. Bir polis ekibi var. Ben de kızı kaybolan bir kadını oynuyorum, karakola geliyor. Sonra eski kocası geliyor, yeni koca da var. Kızıyla ilişkileri, eski kocayla yeni koca arasındaki çatışmalar, bir taraftan öyle bir çözülme oluyor ailenin içinde, bütün duygular ortaya dökülüyor. Diğer taraftan da polis müdürlüğünde, polislerin durumları, minik de bir matrak tarafı olan bir dizi, bir kara mizahı var kendi içinde. Ümit Ünal çekiyor.

Kim yazıyor?

Orijinal senaryo İsrail’den geldi, Ümit adapte etti onu. Yetkin Dikinciler var, Mustafa Uğurlu var, Cem Bender var, İdil Fırat var. Tatlı bir ekip. Sinema gibi çekiyoruz, biraz üst düzey bir iş oldu hem sinema dili anlamında, hem senaryo, oyunculuklar anlamında.

Aksiyon tarafı da var mı?

Yok. Tek mekanda çekiliyor zaten. Bu oyuncular için şahane bir şey oluyor. Bir de 45 dakika. Bu da çok iyi bir şey. Çünkü 90 dakika ölüm demek. Eğer bunu halk da desteklerse belki bir şeyler değişebilir. Kitleleri peşinden koşturacak bir iş değil. Ama ben iyi şey yaptığın zaman alan, onu takip etmek isteyen bir dizi seyircisi de olduğunu düşünüyorum.

Onlara sanki çok hitap edecekmiş gibi geliyor bana. Gerçekten uzun zamandır yaptığım en keyifli işlerden biri.

derya alabora evi

Polis teşilatı nasıl çiziliyor dizide? Bu aralar sürekli bunları konuşuyoruz ya…

Tabii bizde dizinin yapısı gereği herhangi bir şiddet yok. Öbür konu tabii ki çok saçma geliyor bana. “Behzat Ç.”de içki içiliyor, sigara içiliyor, e tamam ne yapalım, insanlar içki de içiyor sigara da. Tamam, sürekli içki masaları belki özendirici olabilir ama bu da zaten geç saatte yayınlanıyor.

Aileler de izletmesinler, seks filmi gösteriyorlar mı çocuklarına? Ama “Böyle şeyler olmuyor” dendiğinde buna hepimiz gülebiliriz ancak.

Bülent Arınç’ın son sözleri üzerine şunu tartıştık: Bir dizi karakterinin topluma iyi örnek olmak gibi bir zorunluluğu var mıdır?

Benim tek kriterim şiddetin özendirilmemesidir.

Zaten Erdal’ların (Beşikçioğlu) dizisinde öyle bir şey yok. Öyle olanlar var ama mesela onlara fazla bir şey söylemiyorlar.

Bu tabii iyi çekiliyor, oyunculuklar iyi, gerçeklik duygusu ürkütüyor bence orada. Yoksa reality show’larda gerçekten korkunç şeyler oluyor. Topluma kötü örnek oluyorsa, onlar oluyor. Bir kaynana vardı daha önce korkunç, avaz avaz bağıran, bir takım evlilik programları, kötü örnek onlar.

Üstelik “Behzat Ç.” eleştiriyor olan biteni, onaylamıyor ki. Bir insan gerçekçiliğini ortaya koyuyor. Çok sahici ve güzel buluyorum.

RTÜK onunla uğraşacağına öbürleriyle uğraşsın bence.

Sizin oynadığınız filmlerin içinde hep ayrı bir yeri olan “Masumiyet” in farkı da o gerçekçilik duygusundaydı, değil mi?

Tabii. Bizde mesela Yeşilçam geleneğine baktığın zaman hayat kadınları bir şekilde o yola istemeden düşer, oradaki cinselliği de yaşamaz, sonunda da layık olduğu yere gelir. Ama hayat öyle bir şey mi? Eğer sen bedenini satmak zorunda kalıyorsan buradan kaç kişi çıkabiliyor ki zaten? Evet, tanımadığın bir takım adamlarla sevişiyorsun. Ama bizde ahlak anlayışı öyle tuhaf bir yerde ki, onu ‘ahlaksızlık’ olarak kabul ediyor. Halbuki niye ahlaksızlık olsun, erkek talep ediyor bunu. Hayatın gerçeğinin yansıtılması bir takım insanları rahatsız ettiği için iyi bakmıyorlar tabii bu tip konuların anlatılmasına. Mesela “Masumiyet” le bir festivale gitmiştik, bir adam bana şey dedi, “Nedir yani bu orospuların hayatını çok mu merak ediyoruz sanıyorsunuz?” Ne alakası var, “Masumiyet”te başka bir şey anlatılıyor. Bir kadının aşkı uğruna bedenini bile satabileceği gibi bence çok güzel bir duygu anlatılırken, o ona öyle bakıyor. Rahatsız oluyor çünkü o gerçeklik duygusundan.


Siz hayatın sertliğine karşı masal izleme ihtiyacı duymaz mısınız peki sinemada?

Zaman zaman ben de severim. Ama ben galiba yaptığım şeylerde gerçeklik duygusu olan hikayelerden hoşlanıyorum.

Sanatın işlevinin biraz da o olduğunu düşünüyorum. Eleştirel bakmak benim hoşuma gidiyor, tiyatroda da, sinemada da. Bir takım dertleri anlatmak, öyle karakterleri canlandırmak bana keyif veriyor. Öbürünün oyuncuya da bir şey kattığını düşünmüyorum. Ama mesela Lars Von Trier “Karanlıkta Dans” yapmıştı, müzikal. Müzikaller çok laylaylomdur, biri durup dururken şarkı söylemeye başlar, ben de pek sevmem. Ama biri öyle bir şey yapıyor ki çok bayılabiliyorsun.

Çünkü orada da eleştiri var, garip bir masalsı anlatımın içinde.

Lars Von Trier’nin kadın düşmanı olduğunu düşünüyor musunuz siz de?

Öyle, kadın düşmanı. “Antichrist”ta mesela gerçekten inanılmaz bir kadın düşmanlığı var, kadını bayağı cadı olarak yakıyor falan, adam da bir İsa profilinde çıkıyor ordan dışarı. Ama o kadar iyi dili var ki adamın, atıyorum bana böyle bir rol gelse kabul edip oynayıp sonra da çıkıp herkesten özür dileyebilirim. Ama o rolü illa ki oynamak isterim.

Gerçi kendisi çağlar boyu kadına nasıl cadı gözüyle bakıldığını göstermekti benim derdim diyor…

Ama yani eleştirmemiş durumu.

“Böyledir bu” diye koyuyor. Belki sonunu başka türlü bağlasaydı, çünkü o ilk baştaki muhteşem sevişme sahnesinde, sonradan anlıyoruz ki kadın aslında görür çocuğun yavaş yavaş masanın üstüne çıktığını ama oradaki o zevki bırakamaz.

Tabii çok ağır fakat bunlar deha bence.

Deha aynı zamanda arızalarıyla birlikte geliyor.

Peki Türkiye’deki erkek yönetmenlerin kadını algılayışını nasıl buluyorsunuz?

Erkek kadını zaten öyle algılıyor. Türkiye’deki yönetmelerin de bir faklılık gösterdiğini düşünmüyorum. Ben artık şeye karar verdim, bu iki ayrı bakış açısı. Bunların bir araya gelmesi biraz zor oluyor, dolayısıyla sinemada da öyle. Bir kadın rolü yazılıyor, toplumun genel bakış açısıyla gene. Zaten onun dışındaki filmler de fazla izlenmiyor. Mesela Amenabar bir film yaptı en son, kahramanı kadındı ve eski Yunan’da bir matematikçiydi. Ama o kadar az ki dünyada da bir kadının kahraman olduğu filmler. Türkiye’deki sinemacılar daha da fenalar bu konuda.

Kendi yaptığınız işlere baktığınızda bu anlamda beğendikleriniz var mı?

Mesela “Masumiyet”teki kadının bir şeye bu kadar inanması ve onun peşinden koşmasındaki kendini yok etme duygusu bana çok ilginç geliyor. Ben galiba o konuda şanslıyım, mesela ilk “Şaşıfelek Çıkmazı”yla başladım, Mahinur Ergun yazıyordu ve çekiyordu, oradaki Aysel, Türk toplumunun dışında bir karakterdir. Sonra buna hep güleriz, biraz fazla hayat kadını var oynadığım. Bunun da bir başkaldırı olduğunu düşünüyorum topluma karşı, evet herkes kendi bedenini istediği gibi kullanma hakkına sahip. Ben okuldan beri toplumu allak bullak eden karakterleri oynamaktan hoşlandım. Ama mesela Julianne Moore’a bakıyorsun, kadın o kadar aykırı şeyler oynuyor ki, bizde ne kimse çeker, ne kimse oynar. O yüzden de Türkiye’de yapılan filmler içinde ben kendimi şanslı sayıyorum.

Kadın oyuncunun yaş almasıyla da rol imkanları daralıyor…

Gene rol oynuyorsun ama mesela senin birine âşık olman olmuyor o zaman.

Bir aşk hikayesi yazılmıyor orta yaş kadınlar için. Sanki aşk hep gençlere ait bir şeymiş gibi oluyor Türkiye’de. 45 bile demiyorum, 40’ından sonra hayata biraz bitmiş gözüyle bakıyor Türk toplumu.

Kadın için…

Tabii, erkek için böyle bir şey söz konusu değil.

Halbuki siz bir aşk filminde oynasanız ne iyi olmaz mıydı…

Olur tabii… Ama çok zor Türkiye’de.

Toplumun kabul ettiği bir şey değil. Laflar da var ya hani “Ununu eledin eleğini astın” gibi. Bırak aşkı, eğlenmeye bile belli bir yaştan sonra hak görmüyor sende.

Ben Shakespeare’i de biraz kadın düşmanı bulurum, “Hamlet”te bile vardır, annesine “Senin yaşında insanın kanı daha durgun akar” der.

Ne düşünüyorsunuz, insanın kanı durgunlaşıyor mu?

Hiç öyle bir şey düşünmüyorum. Ama gerçekten Shakespeare de kadın düşmanıdır.

“Hırçın Kız”ın finali, o hırçın olan kadının sonunda erkeğin efendiliğini kabul etme hali bence korkunç bir şey. Aslında baktığın zaman bütün literatüre, erkeğin yazdığı her şeyde kadın bir şekilde düzeltilmesi gereken bir şey. Bozuk, kadını bozuk olarak nitelendiriyorlar, bunu bir düzeltmek lazım diyor.

Anneler de aslında erkek çocukları çok paşa yetiştirip o kadın erkek arasındaki eşitsizliği sürdürüyorlar diye düşünüyorum ben…

Evet ama orada şöyle bir şey olduğunu düşünüyorum; bu iktidar dediğimiz şey, yani bu erkek egemen toplumdaki feodal bakış açısı o kadar baskın ki, sen başka türlü davrandığın zaman orada da eziliyorsun. Bunun içinden çıkmak kolay değil. Belki bizim çevrelerde biraz daha farklı davranabiliyoruz ama baskıların daha yoğun olduğu yerlerde kadın da bunu götürmekte zorlanıyor. Bu kadar çizilmiş bir dünyanın içinde aykırı davranmak zor.

Siz kendi hayatınızda bütün bunların dışında yaşayabildiğinizi söyleyebilir misiniz? Çoğunlukla ama her yerde de değil.

Benim de karşı duramadığım şeyler var.

Mesela şunu yapmam ben hiçbir zaman, bir sevişme sahnesinde oynamam. Buna karşı mısın diyeceksin, değilim. O da bir toplum baskısı benim üzerimdeki.

Oğlum ne der gibi bir endişe mi var burada? Evet belki şu anda 20’li yaşlarımda olsaydım daha farklı yaklaşabilirdim ama benim de kalıplarımın olduğu yerler var.

O kadar da dışına çıkamıyorum, bu kadar işte, yaptığım kadar çıkabiliyorum. Ben böyle bir şey yapsam mesela oğlumun arkadaşları ne der, oğlum ne der diye düşünürüm ben de.

Oğlunuz Can’ı büyütürken işlerinize ara vermediniz değil mi?

Vermedim ama bizde ailedeki büyükler çok yardım etti; annem, teyzem ve Uğur’un (Yücel) annesi. Evde her zaman bir yardımcı oldu ama hiçbir zaman yardımcıyla yalnız bırakmadım Can’ı. Bir de her sabah kalktım. Sabah 5’te de yatsam, 6 buçukta kalktım, onu okula yolladım. Ben çocuğuna düşkün bir anneyim, ben de istiyordum onunla beraber kalkayım. Ben 5’te yatıyorum diye onun günahı ne, o zaman hiç çocuk yapmayacaksın. Bir de mümkün olduğunca, mesela “Yengeç Sepeti”ni çekerken aldım Can’ı götürdüm ben yanımda sete, tiyatro turnesine götürdüm.

Şimdi o da 26 yaşına geldi, bu işlere girdi, festivallere gidiyorsunuz beraber…

Evet, biz anlaşıyoruz anne oğul olarak, bu da hoşuma giden bir şey. Biraz tabii benim de kanım yavaş akmadığından.

Ben de hâlâ gezmeyi, eğlenmeyi çok seven bir insanım. Durmuş oturmuş bir anne durumu yok bende. O nedenle Can da benimle olmaktan sıkılmıyor, beraber aynı yere gidip eğlenebiliyoruz.

O işin yazım tarafında mı şimdi sadece?

Babasının yönetmen yardımcılığını yaptı “Ejder Kapanı”nda. Şimdi senaryo işleriyle uğraşıyor.

Film çekmeyi düşünüyor mu?

İstiyor tabii ama onda da biraz mükemmeliyetçilik var galiba. İyi bir şey yapayım, kendimden emin olayım diye bekliyor diye düşünüyorum.

Keşke o bir film çekse ben de oynasam gibi bir hayaliniz var mı?

Valla keşke olsa ama biliyorsun öyle şeyler olmaz. Can bir film yapsa “Annemi oynatayım” demez. Ben mesela konservatuvardan bilirim, bir şey söylersin, “Tamam biliyorum doğru söylüyorsunuz ama annem veya siz bir şey söyleyince yapmak istemiyorum da arkadaşım aynı şeyi söyleyince yapıyorum” diyor. Gene anne oğul olarak kalıyorsun. Benim açımdan öyle olmaz, ben profesyonelim çok o konularda ama o rahat etmek isteyebilir, “Anneme şimdi bir şey söyleyemem” diyebilir.

Uğur Yücel’in filmlerinde de oynamadınız siz hiç, bu nedenle mi?

Tabii. Bir de aile işleri yapmak da pek iyi bir şey değil. Ne kadar olsa o ilişki bir şekilde yansıyabilir ki örneklerini çok gördük tiyatroda da, sinemada da. Kendileri ne düşünüyor bilmiyorum ama etraftakilerin yaka silktiği çok örnek var o çatışmadan kaynaklı.

Sizin çocukluğunuz nasıldı, oyuncu olacağı belli olan çocuklardan mıydınız?

Yok, tam tersi ben biraz utangaç bir çocuktum.

Bir yandan gece yarılarına kadar sokaklardaydım. Annemin arkadaşları “Sen de elebaşıydın mahallede” der. Ağaçların tepesine çık, tiyatrolar kur, bahçede kuklalar oynat, yan bahçeden güller çal kaç, çok sokak çocuğuydum. Ama utangaçtım. Ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum oyunculukta. İnsanın biraz duygusunu içinde biriktirmesi iyidir. İmtihana girdiğim zamanı da hatırlıyorum, Can Bey (Gürzap) “Utanıyor” demişti. Sonra o büyük bir şanstır, Ahmet Hoca‘nın (Levendoğlu) benim hocam olması. Çünkü çok sistematik geldiler.

İlk yıllarda biz tamamen hareket ve doğaçlama yapıyorduk. Bir tek Ahmet Hoca’yla oyun çalışırdık. Onun dışında, o çok önemli, insanın bedenini kullanması, doğaçlama…

Onu iki sene biz yaşadık, iki sene sonra kadro değişti. Şimdi o kadar sistematik giden bir okul yok.

O utangaçlık tamamen gitti mi?

Bir şey olduğu zaman hâlâ çıkar. Bana baktığın zaman utangaç demezsin ama o bir insanın yapısı. Utanmamı gerektiren bir şey oldu mu çıkar. Mesela benim oğlumun da utangaç bir tarafı vardır.

Onur Ünlü’nün filminde ne oynuyorsunuz?

Ben orada görünmez kadını oynadım.

İki karede görünüyorum sadece, onun dışında sesim var. Ali Atay’la karşılıklı sahnelerim benim, o sürekli konuşuyor benle ama ben görünmüyorum. Onur da son zamanlarda tanımaktan en memnun olduğum insanlardan biri. Çok şeker sette ve çok farklı bir insan.

Nasıl bir hikaye o?

Valla onun nasıl bir hikaye olduğunu anlatmak çok zor, ancak görmen lazım filmi.

Normal anlattığın zaman bir tane oğlan, âşık olduğu bir kız var ama bir takım insanlar görünüyor, bazıları görünmüyor, farklı bir anlatımı var.

“Bizde Fatih Sultan Mehmet’in bile burnu düzgün”

Televizyonda daha çok başrol oynuyorsunuz, halbuki sinemada o kadar değil sanki…

Var aslında. Sinemadaki ilk başrolüm “Masumiyet”tir. Sonra mesela “Yengeç Sepeti”nde Şahika Tekand’la eşittti rollerim. “Pandora’nın Kutusu”nda üç dört tane eşit rolden biridir. Hem “Salkım Hanım’ın Taneleri”nde, hem “80. Adım”da mesela Zuhal Olcay’la oynadım, onlar da aşağı yukarı eşit rollerdi.

Hep çok kadınlı filmler. Acaba fiziğiniz sıra dışı mı geliyor?

E tabii ki. Bizde bayağı bildiğin kalkık burunlu, kusursuz fizikli olman gerekiyor ki seni bir yerlerde görebilsinler.

Seyirciye de bakıyorum, bir tek bununla ilgileniyor, iyi mi oynadın, kötü mü oynadından çok “Ay daha zayıfmışsınız, daha şişman duruyorsunuz, daha gençmişsiniz, daha yaşlı duruyorsunuz”.

Belki sürekli bunlar verildiği için seyircinin de dikkati o yönde. Julianne Moore gibi, Meryl Streep gibi, Glenn Close ya da Isabelle Hupert gibi fiziği olan bir kadına kim bu kadar başrol verir Türkiye’de? Bence dönüp bakmazlar bile. Isabelle Huppert “Kamelyalı Kadın” bile oynadı. Bizde Fatih Sultan Mehmet’in bile burnu düzgün.

John Le Carre uyarlamasında oynayacak

Yeni proje var mı yakında? Almanya’da bir film çekeceğim ekimde. Anton Corbijn, terörizmle ilgili bir film çekiyor. Biraz Amerika’nın ve Avrupa’nın 11 Eylül’den sonra her Müslümana uyguladıkları şiddet üzerine.

Bir gerçekliği de var, Murat Kurnaz diye bir adamı Amerikalılar Guantanamo’da tutuyorlar, beş yıl kadar, sonra bırakıyorlar. Orada işkenceler, adama terörist muamelesi… John Le Carre’nin bundan yola çıkarak yazdığı romanın, “A Most Wanted Man”in filmi bu. Anton Corbijn çok iyi bir fotoğrafçı, iki filmi var, Depeche Mode’ların filan kliplerini çeken adam. Ben Berlin’e gittim görüşmeye.

Hayatımda ilk defa yabancı bir yönetmene görüşmeye gidiyorum, ama çok tatlı bir adam. Bir de İngilizce oynayacağım, ama kadın Türk olduğu için işim daha kolay. Philippe Seymour Hoffmann da oynuyor ama birlikte sahnemiz yok.

Peki nasıl buldular sizi?

Ben Almanya’da “Ayrılık” diye bir film çekmiştim, o Berlinale’de filan gösterildi. Herhalde oradan gördüler, daha önce de “Anna Karenina”da bir rol önermişlerdi ama bir ameliyat geçirdiğim için oynayamamıştım. Aynı ajans getirdi bunu da. Hatta kadın gittiğimde “Joe Wright’la o kadar istedik ki sizin olmanızı” dedi. Sonra böyle bir rol çıkınca demek ki Anton’a önerdiler. Bakalım, benim için de çok önemli bir deneyim olacak herhalde.

ASU MARO – 2012 MİLLİYET SANAT

 

Bir önceki yazımız olan Özge Ulusoy'dan Hacı Sabancı ve evlilik açıklaması başlıklı makalemizde Ayvalık Uluslararası Zeytin Hasat Günleri, Hacı Sabancı ve Özge Ulusoy hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *