Christian Petzold’un filmleri ve Yeni Almanya sineması

Yeni Almanya sinemasının parlak isimlerinden Christian Petzold’un Berlin’den En İyi Yönetmen ödüllü yeni filmi “Barbara” vizyona girerken, Cristian Petzold’un sinemasına göz atmanın tam zamanı…

Sinemasının merkezine kadını koyan bir yönetmen Christian Petzold. Sıklıkla da ‘ilham perisi’ sayılan oyuncu Nina Hoss’u…

Ama ‘kadınlarla ilgili filmler’ yapmaktan ziyade olup biteni kadınlar üzerinden anlamaya çalışması onu ilginç ve kıymetli yapan.

Bu ay vizyonumuza giren yeni filmi “Barbara”da olduğu gibi sıkça iki arada/ dünyada kalmış kadınlar olması şaşırtıcı değil. Ne de olsa Cristian Petzold, eski Doğu Almanya’dan batı cenahına kaçmış bir ailenin çocuğu. 52 yaşında, dolayısıyla her iki dönemin hissiyatına da vakıf. Bundan çıkan da zamane hissiyatı yani ‘zeitgeist’! Odağındaki kadın karakterlerin her şeyi karşılarına alma cüretinin de, uzlaşılamayacak yalnızlıklarından çıkan huzursuzluğun esas mesele olduğunun da farkında. Bu kadınlar ne yer ne içer, her an başka yerlere kaçmaya mecbur kalacaklarmış gibi yerleşik olmayan, iki kıyafetle hayat ve film geçiren, hayli tedirgin halleri neye tekabül eder; tüm bu sorular Petzold’un zamane ruhunu anlama, tanımlama çabasıdır elbet.

Geçmişle kurulan bağ

Berlin Okulu adı verilen yükselen yeni Alman sineması içinde yer alan Petzold, bildik politik mesaj kaygısından uzak, ideallerimizin çelişkisini yani esasen hal ve ahvalimizi yaşamsal boyutta anlatan (dolayısıyla politik) bir sinemacı. Berlin Okulu’na mensup yönetmenler, “Sophie Scholl” (2005) gibi Nazi geçmişiyle oyalanan popüler filmlerin kolaycı bir bağını kurmuyorlar geçmişle. Dolayısıyla 1980’lerde geçen “Barbara”nın yönetmenin ilk ‘dönem filmi’ olması dahi geçmişle bir hesaplaşma anlamına gelmiyor. Bilakis doğu veya batı, komünizm veya kapitalizm; baskıcı rejimlerin bugün yaşadığımız hayattaki çelişkisi önemli.

Yönetmenin Berlin duvarının yıkılması sonrası ‘birleşen’ Almanya’daki kapitalizmin artık ‘komünizm aynası’ndan mahrum, dizginsizce yükselişindeki ezici gücü dert edindiği ortada. İki erkek (içinde yaşadığı doğu ve uzaktaki batı diyelim) arasında kalan Barbara karakterinin, muhafazakar taşra hayatındaki paranoyak hezeyanları bizi de melodramatik bir öykünün içine atıveriyor.

Petzold’un memleketlisi Rainer Werner Fassbinder üstadı baş tacı ettiğini anlamak zor değil, nitekim tür sineması arasında mekik dokumayı da seviyor.

barbara film Petzold

“Barbara”nın barolünde yer alan, Petzold’un gözde oyuncusu Nina Hoss’a Ronald Zehrfeld elik ediyor (üstte).

Karakterle kurulan mesafe

Barbara’yı canlandıran Nina Hoss’un buz gibi mesafeli hallerinin altındaki tedirgin ve kırılgan hissiyat, yönetmenin diğer filmlerindeki Nina Hoss imajından çok da farklı değil. Petzold’un da yüzeydeki bu resimlerin altındaki manayı kaynatmayı önemsediği açık.

Kayıp çocuğunu bulma umudundan vazgeçmeyen kadının hikayesinin anlatıldığı “Gespenster / Hayaletler”de (2005) bir zamanların tarafsız bölgesi, şimdinin kapitalist anıtlar meydanı Potsdamer Platz’ın adeta gerçeküstü mimarisinin kendine yer bulması şaşırtıcı değil. Turistik bir manzara değildir bu. Bilakis eski ve yenidir; hepimizin bir nevi ‘araf’ yaşadığımızın hissiyatıdır.

jerichow film Petzold

Postacı Kapıyı İki Defa Çalar” romanından serbest uyarlama “Jerichow” (2008), eski görkemli günlerini geride bırakmış, şimdilerde adeta terk edilmiş bir hayalet kasabanın tekinsizliğinde üçlü ve ölümcül bir ilişkiye mekan olacaktır. “Jerichow” daki Türk olan koca karakteri bir küçük işletme patronudur, karısı (Nina Hoss) ise geçmişi şaibeli yani ona mecbur bir Alman. Üçüncü kişinin yani kırılma noktasına sebep olacak genç Alman erkeğin Afganistan’da askerlik yapmış, işsiz ve mevcut ülke koşullarında ‘dışarıda’ bırakılmış olması aralarında eşitlik sağlamaz.

Bilakis kapitalizm bir mülteci tarafından ele geçirilmiştir ve bu da Alman adama ilişkide tepeden bakma vesilesidir.

Cristian Petzold bu meşhur melodramda ırkçılığın daha doğrusu mevcut koşullarda ‘yabancı’ algısının her daim aynı kalmasının kaçınılmaz olduğunun altını çizer. Hayalet kasaba imajı da ezici şekilde oradadır.

İdealist final

Hem “Yella” (2007) hem de “Barbara” daki performanslarıyla Berlin Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Nina Hoss’un başarısı ise buz dağının altındaki alev alev hezeyanları sızdırma yeteneğinde gizli. “Yella”daki Hoss daha kalıp gibi, duvar sonrası kapitalizmde başlarda yer edinmek isteyen, genç bir iş kadınının sınıf atlama çabalarına denk düşer. Zaten Cristian Petzold’un kadınları zorlu ve ikircikli koşulların ortasına fırlatılmışlar ama bir yanıyla da zor yolu ‘onlar’ seçmiş değiller midir? Çokça sıkıntılıdırlar ama bunu sağa sola bulaştırmak yerine ketum ve suskun bir tavır takınırlar.


Yella – Fragman

Barbara’yı canlandıran Nina Hoss’un soğuk ifadesinin altındaki tedirgin ve kırılgan hissiyat bize bu mesafeli duruşun basbayağı savunma mekanizmasına delalet olduğunu söyler. Yaşadığı ortamın hiç de tekin olmadığının altını da çizer. Film ‘kasabaya düşen şehirli kadının öyküsü’ olarak dahi yeterince klostrofobiktir. Çünkü 1980’lerin ‘kutuplu’ dünyasında Batı Almanya’ya vize talebi yüzünden taşraya sürülen Doğu Almanya vatandaşı doktor Barbara’nın sıkıntısı da politik olmaktan ziyade temel yaşamsal kaygılardan kaynaklıdır; özgür ve daha iyi bir hayat ideali. Bu da herkesin herkesten haberdar olduğu, sıkıntıdan birbirini gözlediği herhangi bir kasaba yaşamında zaten mümkün değildir. Dolayısıyla polis ve gizli servisin varlığı sıradan insan ilişkilerinde yeterince kendini hissettirecektir. Nitekim bu sürekli gözaltında olma hissiyatıyla paranoya yükselecek ve Barbara, beklenmedik bir aşk misali talihin hoş tesadüflerine daha da şüpheyle yaklaşacaktır.

“Yella”daki Hoss, yani eski Doğu cenahından Batı kapitalizmine uyum göstermeye çalışan genç kadın ise geçmişten gelen bir erkeğin peşini bırakmaması yüzünden telef olacaktır. İnadına ve kaçışına rağmen… Ayrıca yeni yeşeren kapitalizme uyum göstermeye çalışarak tam da kendini basbayağı suç dünyasının ortasında bulması zaten kaçınılmazdır. Barbara ise büyük kent Berlin’den gelen, sürgün olarak düştüğü taşrada yaşadıklarıyla ‘üstün’ sınıfsal kibrini aşmak zorunda kalacaktır.

Ona aşkla bağlanan kasaba doktorunun işçi sınıfından olması da denklemi tamamlar. Bu kadınların idealleri hayatla sınava tabi tutulurlar. Barbara’nın görece ‘idealist’ sonu günümüz hal ve ahvalini bildiğimiz için esasen derin bir yeis ve çaresizlik hissi yaratabilir. Filmde Barbara’nın bisiklete binerek kendini kasaba dışına atmaya çalışması kadar ferahlatıcı; her yerin dön dolaş çıkışsız olduğunu fark etmek kadar bu dünyalı ve sınırlayıcı bir final izleyiciyi bekler.

Bir önceki yazımız olan Comvex İstanbul fuarı açıldı başlıklı makalemizde Comvex İstanbul fuarı, hafif ticari araç ve Ticari araş fuarı hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *