Bu soruların cevabı yok

Çarşamba akşamı ana haber bültenlerinden biri açık, yeğenim de ben de bilgisayarlarımızda başka işlerle uğraşıyoruz, ama bir yandan da kulağımız birbirinden berbat haberlerde. Aslında gazeteye yazıyor olmasam bu kötülüğü gencecik çocuğa hiç yapmam ya. Haberleri duymasına müsaade etmem. Bilmeyiversin ülke gerçeklerini. Birimizden birinin ruh hali sağlam kalsın. Ama aynı odadayız, yapacak bir şey yok.
Konu Ahmet Atakan’ın ölümü. 13 yaşındaki yeğenimle aramızda geçen konuşma aynen şöyle:
Y (Şaşkın): Polisler mi öldürmüş?
B: Daha belli değil.
Y: E ama, polisler öldürdüyse herhalde artık bundan kaçamazlar.
B: Daha önceki beş eylemcinin ölümünden polisler sorumlu zaten.
Y: Ya? Peki kaç tane olunca duracaklar?
Öldürmeyelim de besleyelim mi?
Kurgu gibi değil mi? Hani istesem çocuğa böyle laf ettiremem. Bir kitapta bu cümleyi kurduracak olsam amma mesaj vermeye çalışmışsın denir. Ama işte memleketin gencecik çocuğunun sorduğu soru bu. Kaç kişi daha ölürse hükümet geri adım atacak, bu işte bir yanlış var, bırakayım yürüsünler, protestolarını yapsınlar, sloganlarını atsınlar, karşılarında muhatap bulamazlarsa şiddet kesilir diyecek?
Öyle ya, TOMA’lar hazır beklemezse, biber gazlı polis yolu kesmezse protestocular kime saldıracak? Kendi kendilerini mi paralayacaklar? Aman, olur mu canım? Sivil itaatsizliğe göz yumulur mu? Millet öyle başı boş, ne istediğini söylerse olur mu? Bir de tabii sürekli, halkımızı korumak için lafı dolaşıyor ortada. Niye, protestocular gidip yoldan geçene mi saldırıyorlar? Gidip evlerin camlarını mı indiriyorlar? Tek tek apartmanlara dalıp terörize mi ediyorlar? Bırakırsak o da olur mu diyorsunuz? Ha yani, adam on kere karısına ölümün benim elimden olacak diyor, buna rağmen öldürene kadar suçsuz olduğundan tutuklanamıyor, ama yürüyüşçüler ya yaparlarsa diye daha baştan cezalandırılıyor. Bu nasıl bir adalet sistemi oluyor?
Bodoslama yaşam
Başka sorularım da var. Şöyle. İstanbul’un göbeğinde oturuyorum diye seviniyordum. Taksim’e 15 dakika, Nişantaşı’na 5, Şişli’ye 10 dakika yürüyüş mesafesinde bir adres. Fakat şu anki koşullar altında tam bir abluka altındayım. Ben eyleme gitmesem, eylem bana geliyor. Haziran ayında TOMA evimizin önüne kadar gelip su sıktı. Kapıları bacaları kapamamıza rağmen gazdan suratımız kıpkırmızı oldu, gözlerimiz yaşardı.
Eve gaz maskesi aldık iyi mi? Sonra bilenler dediler ki evinizde bunları bulundurmayın, bir arama yapılacak olursa eylemci diye alınırsınız. Bulundurmayalım da ne yapalım? Acaba diyorum taşınsak mı? Geçen gün hangi semtler olabilir diye düşünüyordum. Anadolu yakasına mı geçsek? Orada hayat daha bir durgun gibi. İdi. Şimdi Kadıköy de hareketlendi. Arkadaşımın kızı bu yıl konservatuvara başlıyor. Okul Kadıköy’de, Rıhtım Caddesi’nde. Daha 10 yaşında, bakalım okula nasıl gidecek gelecek? Arada yanlışlıkla kafasına kapsül yer mi? Sıkılan sudan nasibini alır mı? Yok canım, o kadar da değil. Mi? Benim evimde otururken biber gazı yeme ihtimalim yüzde yüzken ben o çocuğun başına hiçbir şey gelmeyeceğini garanti edemem. Devlet de dahil olmak üzere edebilen de galiba yok.

Bir önceki yazımız olan Suriye ile dostluktan düşmanlığa başlıklı makalemizde abd, abdullah gül ve mehmet tezkan hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *