Biraz da Pollyannacılık

Bayrama girerken, karanlık değil, umutlu bir yazı kaleme almak istedim. Ama diyeceksiniz ki ”İyimser olacak ne var?”
İlk görünüşte, çok şey yok.
Bu aralar, dış politikada çok önemli bir dizi konferans vardı. Geçen hafta, Suat Kınıklıoğlu’nun başkanlığındaki Stratim’in düzenlediği İstanbul Forumu’nu kaçırdım. Ancak bu hafta sonu Sinan Ülgen başkanlığında EDAM’ın artık gelenekselleşen Bodrum konferansı, İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, AB Bakanı Egemen Bağış, Kemal Derviş ve Avrupa’dan gelen önemli siyasetçi ve gazetecilerin katılımıyla, bol tartışma ve fikir jimnastiğiyle geçti.
Özetle, son dönemde gittiğim konferans ya da toplantılarda Türk dış politikası çok konuşulur, çok eleştirilir oldu. Bir zamanlar komşularla sıfır sorun politikasını öve öve bitiremeyen Batılı siyasetçi, akademisyen ve gazeteciler, şimdilerde Türkiye’nin içeride otoriterleştiğini, dışarıda yalnızlaştığını savunuyor. Algı, Gezi olayları ve Suriye’deki cihatçı grupların faturasının (bana göre abartılı bir biçimde) Türkiye’ye kesilmesiyle iyice perçinlendi.
Diplomaside de Brüksel’den New York’a ve Bağdat’a kadar, Türkiye’nin geleneksel müttefikleri ya da komşularıyla arasında soğuk rüzgârlar esiyor.
‘Peki, burada sevinecek ne var?’ diyeceksiniz. Görünüşte, içeriden yükselen ve dışarıdan gelen eleştirilere rağmen, hükümet bildiğini okumaya devam ediyor. Ancak ben çok uzak değil, önümüzdeki 6 ay içinde, iç ve dış politikada mecburi bir balans ayarına gidileceğine inanıyorum. Türkiye’nin önünde başka seçenek yok. Ankara’nın uzun vadede ‘otoriterleşme’ ya da ‘yalnızlaşma’ gibi seçenekleri olmadığına göre, hükümetin eninde sonunda geleceği yer, içeride kapsamlı demokratikleşme adımları ve reformlar, dışarıda ise herkese bağırıp çağırmaktan vazgeçip, Ortadoğu’daki yeni realiteye uygun yeni bir dış politika vizyonu belirlemek olacaktır.
”Bu neyin kafası ya?” demeyin. Dünyada mutlak güç, değişmeyen hegemonya gibi kavramlar yok. Evet, Ak Parti, Gezi, Mısır ve Suriye konularında afallamış, güvenlikçi ve paranoyak tutum takınmış gözükse de eninde sonunda pragmatizm ağır basacaktır. İktidar partisi, geçmişte gerektiğinde kendi içinde yeniden formatlanabildiğini gösterdi. Demokratik alanın en daraldığı noktada, hukuk paketleri açtı ya da Kürtlerle açılım başlattı. Ben, çok değil birkaç ay sonra yine benzer bir arayışa gideceğini düşünüyorum.
Zaten dışarı çok yansımasa da parti içinde bu talep var. Kimse Türkiye’nin yalnızlaşmasını, eşzamanlı olarak Doğu ve Batı’yla kavgalı olmasını, içerideki kutuplaşmayı, sürekli yel değirmenleriyle mücadele eden havayı arzulamıyor. Bu kadar zamandır ‘İleri demokrasi getirdik’ diyen, ‘Hayat tarzlarına müdahale etmeyeceğiz’ diyen bir partinin şimdi bir anda kendiyle çelişip kötü bir İhvan kopyası gibi davranması kolay olmaz. Zaten de aklı çalışanlar, bunun Türkiye gibi bir ülkede sürdürülebilir olmadığını biliyor.
Aslına bakarsanız Ak Parti’nin başındaki en büyük belalardan biri, kendi yörüngesindeki medya-akademisyen-siyasi gezegenin, sürekli övgüler sıralayan ve dolayısıyla hayli yanıltıcı, hastalıklı bir yapı haline gelmiş olması. Bu, herkesi yanıltacak cinsten bir güruh. Başbakan Erdoğan’ın etrafını saran evet-efendimciler tarafından nasıl yanıltıldığını Gezi olayları sırasında gördük.
Yine de Türkiye’nin eninde sonunda yeniden toparlanacağını, otoriterleşme yerine mecburen yeniden reform aksına gireceğini düşünüyorum. Zaten toplumsal ihtiyaçlar da bunu dayatıyor. Diyarbakırlısından taksicisine kadar Türkiye ahalisi sokaklarda. Bir şeyi protesto ediyor ya da bir şeyler talep ediyor. Bütün bunları baskılamak, mümkün değil. Sokak yerine siyasetin insanların dertlerine tercüman olabilmesi için de ciddi ve kapsamlı bir reforma ihtiyaç olduğu ortada.
Umutlu olmamın ikinci nedeni, Ak Parti’nin kendi imgesi. İktidar partisi, içeride ve dışarıda kendini ‘demokratikleşme dili’ ve algısına o kadar bağlamış durumda ki, bundan uzaklaştığı noktada sırıtıyor, kendiyle çelişiyor, hatta içeride çatlaklar oluşuyor. Kendini inkâr edip otoriterleşmeye yönelmesi, partinin uzun vadede çatlaması demek. Ne Başbakan ne de parti kurmaylarının bunu göze alabileceğini sanmıyorum.
Ve iyimserliğin arkasındaki en önemli neden, Türkiye’nin dünyayla entegre bir ülke oluşu. Sanmayın ki ifade özgürlüğü ya da temel haklar konusunda yurtdışından gelen eleştiriler Ankara’nın umurunda değil. Türkiye hâlâ AB üyeliğine aday ve Batı ittifakına demirlenmiş bir ülke; söylenen her söz, açıklanan her rapor, verilmeyen her randevu Ankara’da bir etki yaratıyor.
İşte bu yüzden, çok kederlenmeyin. İte kaka da olsa, eninde sonunda toparlarız.
İyi bayramlar!

Bir önceki yazımız olan Ergenekon ve Balyoz küresel operasyon mu? başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *