Avrupa’nın ilk sosyal demokratik belediyesi: Kızıl viyana risalesi

GİDEREK FARKLI SINIFLARIN KENDİ KAPALI MEKÂNLARINDA-UZAMLARINDA YAŞAMAYA BAŞLADIĞI GÜNÜMÜZ KENTLERİ NASIL BİR İPUCU BIRAKACAK BİZDEN SONRAKİLERE? HERHÂLDE TOPLUMSALLIĞIMIZ HAKKINDA PEK OLUMLU OLMAYACAK BU KARİNELER. SOL DÜŞÜNCENİN VE FİİLİYATIN TARİHİNE GERİ DÖNÜP BAKINCA KENTSEL-TOPLUMSAL YAŞAMIN SİTAYİŞLE, ÖZLEMLE ANILAN BİRKAÇ ÖRNEĞİ HATIRLANIR. BUNLAR ARASINDA (KISA ÖMÜRLÜ PARİS KOMÜNÜ’NÜ SAYMAZSAK) GEREK YAŞAM SÜRESİNİN UZUNLUĞU, GEREKSE ELDE ETTİĞİ KAZANIMLAR AÇISINDAN BİR TANESİ YARI-EFSANE MERTEBESİNDE HATIRALARIMIZDA DOLAŞIR: KIZIL VİYANA.

1918-1934 yılları arasında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı ile çöküşünün ardından kurulan Avusturya Cumhuriyeti’nin başlangıcından, 1934 faşist darbesine kadar Viyana kenti, dünyada eşi benzeri gözükmemiş bir “işçi kenti” planlamasına ve yaşam biçimine sahne oldu. Darbeye kadar Avusturya-Marxist geleneğinin etkisindeki Sosyal Demokrat Parti’nin (SDP) başında olduğu Viyana Belediyesi, uygulamaya koyduğu yaratıcı finansal, kentsel ve yönetsel araçlarla Viyana dışındaki tüm Avusturya’ya hâkim olan muhafazakâr, Hıristiyan ve faşist siyasî hareketlerin düşmanlığını kazandı. Sosyal demokrasinin kendi zaaflarından ve çıkmazlarından da kaynaklanan yenilgi hâsıl olduğunda, geride gerek niceliksel (kentte salt 80 bin sosyal konut, kent sınırlarında düzinelerce işçi yerleşkesi inşa edilmişti), gerekse niteliksel açıdan (önleyici sağlık politikalarından seküler-katılımcı eğitim stratejisine, sanat kurumlarının demokratikleştirilmesinden kapsayıcı işçi haklarına kadar) bambaşka bir şehrin resmi kaldı. Peki Kızıl Viyana hangi somut tarihsel-maddî şartlarda ortaya çıktı? Sınırları neydi? Nasıl bir miras bıraktı?

AVUSTURYA LİBERALİZMİN ÇÖKÜŞÜ, ENTELJANSİYANIN HAYAL KIRIKLIĞI

Maddeci sanat tarihi eleştirisi, sanat eserlerini belli bir dönemin sosyo-tarihsel maddî gerçekliğinin metaforik ifadesi olarak ele alır. Bu tür bir eleştiri faaliyetinin temsilcilerinden Frederic Jameson, Siyasal Bilinçaltı adlı kitabında, çeşitli dönemlerin edebiyat yapıtlarının, o dönemlerin mülkiyet ve üretim ilişkilerini nasıl yansıttığını analiz eder. Bu tür bir yaklaşımın sanat üretimini kaba bir altyapı-üstyapı ilişkisinin, ekonominin kültür içeriğini belirlediği çerçevenin içine yerleştirme tehlikesi olsa da, kırıp döken bir yoruma kaçmadığı sürece maddeci sanat tarihi yöntemi, dönemlerin ve sanat eserlerinin analizini yapmak için sıkı bir araç sunar. 1968 hareketini ve yarattığı çeşitli kültürel akımları, sanat eserlerini giderek banliyöleşmeye dayanan bir tüketim kapitalizminin yansıması olarak okumak iyi bir okuma değil midir? Warhol’u anlamak böylece mümkün olmaz mı?

ABD’li sanat tarihçisi Carl E. Schorske, 1940’lı yılların ikinci yarısında baskısını iyice belli eden McCarthy’ciliğin, anti-komünist cadı avının kültürel üretimde somut bir sonucu olduğunu söylüyor: Tarihsellikten kaçış sonucu, edebiyatta “New Critics” akımı metin analizinden ibaret hâle gelir, mimarîde ultra-modernizm alıp başını gider, felsefenin kadim soruları yerini “analitik felsefe” denen kavram fetişine bırakır. Ama en çok da sosyal düşüncede bir U-dönüşü yaşanır. Marx bir köşeye bırakılır, yerini Freud ve psikanaliz alır. Herbert Marcuse bu U-dönüşünün sosyal bilimlerdeki alâmet-i farikalarındandır.

“Acaba?” diye sorar, Schorske, “bu dönemde ABD’de 19. yüzyıl sonu Viyana’sının belli başlı figürlerinin rağbet görmeleri, Freud’un, Mahler’in, Klimt’in ya da Otto Wagner’in kendi alanlarında dâhi mertebesine yerleştirilmeleri tesadüf müdür?” Verdiği cevap “hayır”dır. Zira nasıl McCarthy dönemi ABD aydınını Keynes’in ümitkâr demokrasi rüyasından uyandırıyorsa, Viyana’nın yüzyıl sonu liberal aydını da Avusturya liberalizmin çöküşünün etkilerini olanca gücüyle hissetmektedir.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda klasik liberalizm, Fransa’daki gibi yüz yıla yayılan süreçte bir siyasî harekete evrilmedi. Daha çok Habsburg Hanedanlığı’nın, yani “ancient regime”in savaşlarda arka arkaya aldığı yenilgiler yüzünden 1860 yılında kerhen başa geldi. Ve iktidarını hanedanla paylaştığı yaklaşık 30 sene boyunca kendi ayakları üzerinde durmaya vakit bulamadan imparatorluğun dağılışına, milliyetçi, sosyalist, anti-semitist hareketlerin yükselişine şahit oldu. 1897 yılı geldiğinde, anti-semitist, Alman milliyetçisi, Hıristiyan-Sosyal Parti (CSP) Viyana’nın yönetimini ele geçirmişti.

Her ne kadar kendi sınıfsal gücüyle iktidar olmasa, yetkin bir kapitalist örgütlemesi bulunmasa, sınıfsal temeli Viyana’da yaşayan orta-sınıf Alman ve Yahudilerden oluşsa da Avusturya Liberal Partisi, klasik liberalizmin genel ilkelerine göre konum almıştı. Bu yanıyla zamane İngiliz liberallerinden pek bir farkı yoktu. Akılcığa dayanan bireyselliğin dünyayı yine akıllıca ilerleteceğine, hukuk yolu ile garanti altına alınmış baskıcı mülkiyet ilişkilerinin toplumsal düzeni sağlayacağına, kapitalist yatırımların refahı tüm topluma yayacağına, bilimsel ilerlemeciliğin toplumsal gelişmenin en önemli kaynağı olduğuna ve burjuva ailesinin genel ahlaksal norm olarak kabulüne sarsılmaz bir inanç besliyordu. Ancak bu inançlar, Fransa’nın aksine, iktidara geldikten 10 yıl sonra ortaya çıkan büyük iktisadî kriz ve gelişen milliyetçilikle beraber hemen sarsılmaya başladı.

“Ancien regime”e karşı rüştünü ispat edemeden yenilgiyle yüzleşen Avusturya liberallerinin geliştirdiği yüksek kültür de hem aristokrasinin şaşaalı estetiğine sarılmak, hem de bir süre beslediği liberal sanatçılar tarafından kuşkuyla karşılanmak zorunda kalmıştı. Dönemin en önemli kapitalist aileleri Rothshildler ve Wittgensteinlar tarafından el üstünde tutulan Gustave Klimt önceleri, mesela Burgtheater’in duvarlarına nakşettiği Diyonisos Şöleni resmindeki gibi, liberal toplumun vaat ettiği refahı öven işler yapıyordu. Burjuva aile tablolarında liberal değerleri olumluyordu. Ancak liberalizmin 1890’larda çöküşünün ardından önce kişisel psikolojiye, ardından da dekoratif resme yöneldi. Freud, aynı dönemde girdiği krizde beş sene evine kapandı ve kendi rüyalarını analiz etti. Çıkan sonuç siyasetten koparılmış bir Oedipus’tu. Tutkulu bir liberal olan Freud’un Oedipus’un bir kral olarak aslında büyük bir sorumluluğunun olduğunu es geçmesi imkânsızdı: Thebes kentine tebelleş olmuş salgın hastalığa neden olan lanetten tüm toplumu kurtarmak. Ancak Freud, Oedipus kompleksini ve onun terapisini kişisel kurtuluş reçetesi olarak tasarladı. Zira liberalizm karşısında yükselen milliyetçi ve Yahudi karşıtı akımlara karşı salık verecek bir toplumsal örgütlenme fikri yoktu. Kurtuluş ancak pasif ve bireysel bir şekilde gerçekleşebilirdi. Dönemin en önemli yazarlarından Arthur Schnitzler, Der Weg ins Frei (Özgürlüğe Çıkan Yol) romanında aslında çok güzel bir hayat yaşayacak orta sınıf gençlerin tarihin trajedisi yüzünden başına gelen felaketleri resmetti. Liberalizm ve onun evlatları acı çekiyordu. Ancak yaklaşık 20 sene sonra doğacak Kızıl Viyana’nın en önemli liberal öncülü, kent planlamasında kendini gösterdi. Avusturya liberallerinin toplumsal tahayyüllünün tepe noktasını ve yenilgisini orada somutlaştırdı.

LİBERALİZMİN YÜZÜĞÜ: RİNGSTRASSE

Viyana’nın geç sanayileşmesi kentin dönüşümünü de geciktirmişti. İmparatorluğun sanayi merkezi daha çok Budapeşte gibi kentlerinde yer alıyordu. 1840’lı yıllarda eski şehri çevreleyen istihkâm duvarları hâlâ ayakta duruyordu. 1848 ayaklanmaları Habsburg Hanedanlığı’na artık sadece dış düşmanlara değil, içteki düşmana, yani sınıfsal çatışmaya da açık olduğunu gösterdi. Duyulan endişeden dolayı istihkâm duvarlarının yıkılması biraz daha gecikti, 1858 yılını buldu. Kentin büyümesini, iktidara gelen liberaller modern-kapitalist unsurlara göre ele alacaktı. Öyle ki merkezinde, eski kentin duvarının yıkılmasıyla ortaya çıkan geniş yuvarlağa yerleştirilen Ringstrasse’nin (Yüzük Bulvarı) yer aldığı, tarihçilere göre Haussmann’ın Paris’inden dahi iddialı bir modern kent planı çizildi.

Viyana’nın, merkezinde yuvarlak Ringstrasse olan ve bu yuvarlaktan kenarlara doğru uzanan sokaklardan oluşan yeni planı, tıpkı Paris gibi muhtemel bir sınıf ayaklanmasına karşı savunmayı kolaylaştırmak üzere de tasarlanmıştı. Ordu ve liberallerin beraber hazırladığı plana göre, merkezdeki yönetim tüm kenti gözetleyebiliyordu. Ringstrasse’nin kendisi liberalizmin temsil ettiği burjuva değerlerin bir resmigeçidi olarak beliriyordu: Belediye binası, modern parklar, yeni Parlamento Binası, Belediye Tiyatrosu, müzeler “Yüzük Bulvarı”nda (Ringstrasse), sağlı sollu gövde gösterisi yapıyordu. Şehrin geri kalanı ise merkezden uzaklaştıkça daha geniş yuvarlaklarla birbirine bağlanan kare parsellerden oluşuyordu. Bu anlamda harita-metot defteri gibi düşünülen kent, kapitalistleşme sürecinin sembolik bir yansıması gibiydi. Küçük parçalara ayrılmış kapitalist zaman ve mekanik üretim sürecinin gündelik hayatın her safhasına nüfuz etmesi, para ilişkilerinin aritmetiği Viyana planında resmedilmişti. Kent devasa bir yuvarlak saat gibiydi. Araya küçük yeşil alanlar sıkıştırılan bu plan, daha sonra Ringstrasse’nin yapımında da önemli pay sahibi olan mimar Otto Wagner tarafından mantıkî, ama bir o kadar da fantastik sonuçlarına götürülecek, Wagner 33 bölgeden oluşan ve devasa bir örümcek ağına benzettiği 4 milyon kişilik bir kent tasarlayacaktı. Bu plan bir ütopya olmaktan ileri gitmedi.

Ringstrasse ile beraber liberaller, yine Paris benzeri, hararetli bir altyapı çalışmasına girdiler. Özel teşebbüsün önderliğinde toplu taşımanın adımları atıldı, atlı tramvaylar dolaşıma sokuldu, Tuna kanalı açılarak su baskınları engellendi, su rezerv alanları oluşturuldu, sokak aydınlatması, ilk gaz sistemi hayata geçirildi. Ancak tıpkı Paris’teki gibi girift bir kredilendirme ve spekülasyona dayalı kentleşme, Rusya savaşı ile başlayan yenilgiler ve1871 küresel iktisadî krizi ile beraber sınıfsal açıdan hat safhada ayrışmış bir kent yarattı. Kaybedilen savaşlar ve gelişen sanayi ile nüfusu hızla artan, 30 senede üçe katlanarak 2 milyon sınırına dayanan kentte çoğunluğu oluşturan orta sınıfın ve (oy hakkı bulunmayan) işçi sınıfının barınma şartları inanılmaz kötüleşti. Özellikle işçi sınıfı için “Kellner-raume”, yani düzinelerce insanın beraber kaldığı bodrum yatakhaneleri standart hâline geldi. Liberal değerler tüm toplumca sorgulanır hâle gelirken Ringstrasse’nin ihtişamlı kentsel yatırımcılığı şiddetle eleştirilir oldu.

HİTLER’İN MANEVİ BABASI KARL LUEGER: HIRİSTİYAN SOSYAL PARTİ’NIN (CSP) VİYANA’SI

Bu şartlar altında, Germen milliyetçiliği ve krizin gölgesinde anti-semitizm ile tanışan, oy verme hakkı bulunan küçük burjuva CSP’yi seçti. Gençlik çağında Hitler’in ilgiyle izlediği Karl Lueger 1897 yılında Viyana Belediye Başkanı oldu. Müteakip 20 yılda Viyana’ya Lueger’in populist halkçılığı damga vuracaktı. Freud ve Klimt gibi enteljansiya, ait oldukları liberal sınıf ve değerlere küserek bireysel öğretiye yönelirken Lueger’in popülist girişimleri bir süreliğine orta sınıfları ikna edecekti. Önce belediye hizmetlerini tekelinde bulunduran yerli ve yabancı işletmelere, mesela İngiliz Imperial-Continental-Gas Association’a karşı kamu yatırımlarını arttırdı. Yine özel şirketlerin elinde bulunan ve parçalı, kimisi atlı, kimisi raylı, kimisi de buharlı tramvay sistemini kamulaştırarak birbirinden kopuk hatları birbirine bağladı. Belediye yönetiminin bürokratik yapısını genişletirken, belediye çalışanları için kamu sigorta sistemi kurdu. Tramvay çalışanları, memurlar, elektrik işçileri için belediye konutları inşa etti. Bu dönemde 31 yeni okul açıldı.

Tüm bunlar liberal belediyecilik dönemine nazaran kısmî iyileştirmeler yaratsa da, aslında akut bir baskı rejimi altında gerçekleştiriliyordu. Belediyeye, neredeyse istinasız, solcular ve Yahudiler çalışan olarak alınmıyordu. Kamu çalışanlarına sol derneklere üye olma yasağı getirilmişti. Gösteri ve grev hakkı yasaktı. Yoksul kesimlerin yaşadığı yapı stoğu yandaş küçük yatırımcılarla genişletilir ve orta sınıf kollanırken, konutlar korkunç şartlara sahip olmaya devam ediyordu. Üstelik 1. Dünya Savaşı’nın eşiğinde imparatorlukta yükselen milliyetçilik akımlarından dolayı Almanca konuşan teba Viyana’ya göç etmek zorunda kalıyordu. Onlar da berbat barınma şartları karşısında itirazlarını yükseltmeye başladılar. Ev stoğunun sadece yüzde 15’i, iki veya daha çok odaya sahipti. Yüzde 73,21’i tek odadan oluşuyor ve bu odaların kiraları bir işçinin maaşının yüzde 30’una tekabül ediyordu. Bunların yüzde 92’sinde hela, yüzde 95’inde su yoktu. İşçilerin yüzde 58’i bir yatağa bile sahip değildi. Kiralar çoğu zaman yatakların bekâr gençlere kiralanmasıyla denkleştiriliyordu. Vergi gelirlerinin çoğu ise işçi sınıfı üzerinden kazanılıyordu. Nasyonal sosyalizmin ruşeym hâli böyle bir sistemdi.

KIZIL VİYANA’NIN DOĞUŞU: UZLAŞMACI SOSYAL DEMOKRASİ

I. Dünya Savaşı bittiğinde 56 milyon nüfuslu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılmıştı. Ortaya çıkan 6 devletten biri olan Avusturya’nın başkenti Viyana artık bir imparatorluk merkezi olmanın avantajlarından yoksundu. Üstelik 6,5 milyonluk yeni ülkenin 2 milyonu savaş sonrasının tüm sorunlarıyla beraber bu şehre sıkışmıştı. 1918 yılında ilan edilen cumhuriyetle beraber 21 yaşını doldurmuş tüm kadın ve erkeklere oy hakkı tanındı. Bu da işçilerin yoğunlaştığı Viyana’da Sosyal Demokratik Parti’ye (SDP) büyük bir avantaj sağladı. 1919 yılında yapılan belediye seçimlerinde, “devrimci değil, reformist bir sosyalizm” süreci inşa etmeyi amaçlayan SDP yüzde 54,1 oy alarak açık ara birinci parti oldu ve 1934’teki darbeyle yasaklanana kadar oylarını arttırarak muhafaza etti.

SDP, tıpkı Almanya’daki sosyal demokratlar gibi, hiçbir zaman proleter bir devrim tahayyül etmedi. Almanya’dakinin aksine, Avusturya’da geniş tabana sahip bir komünist partinin de bulunmaması Avusturya’da, en azından 1919 yılının sonuna kadar açık olan sosyalist devrim ihtimalini sündürdü. Almanya’da 1918 devrimi kanla bastırılırken, Avusturya sosyal demokratları reformcu bir sosyalizm için Viyana’ya odaklanmıştı. Zaten Viyana dışında örgütlenmeyen SDP genel seçimleri sağ koalisyona karşı kaybetti. Böylece 16 yıl sürecek Kızıl Viyana dönemi boyunca ülkenin başında hep “düşman” bulunacaktı. Dolayısıyla Viyana, Avrupa’nın ortasında, etrafından izole edilmiş, sosyal demokrat ve reformcu bir küçük deney alanına evrildi.

Ancak SDP’nin bir avantajı vardı. Zira yeni Avusturya, federal bir devletti ve Viyana 1921’den itibaren Niedersösterreich Eyaleti’nden (Aşağı Avusturya) ayrı, kendi federal kanunlarını çıkarmaya yetkili bir özerklik kazanmıştı. Zaten SDP de bu özerkliğin sağladığı imkânlarla Kızıl Viyana’yı inşa edecekti: Avrupa tarihinde ilk defa bir metropol sosyal demokrasi ile yönetilmeye başladı.

Savaş sonrası buhranında yerle yeksan barınma durumunu düzeltmek için önce imparatorluk mülklerine, büyük burjuvanın malikânelerine, üst sınıfların boş evlerine, daha sonra büyük dairelerin bölümlerine el kondu. Ancak SDP’nin reformist planı, özellikle partinin solunu temsil eden Karl Seitz’ın parti merkezinin itirazlarına karşın 1923’te belediye başkanı seçilmesiyle tüm sosyal hayata nüfuz etti. Sağlık alanında, açılan mahalle klinikleri, spor tesisleri, halk saunaları ve rekreasyon alanlarıyla önleyici sağlık pratikleri tüm kente yayıldı. Eğitim alanında sadece özel okullar yasaklanıp tüm hizmetler parasız hâle getirilmedi, aynı zamanda ilkokullar dâhil demokratik öğrenci yapıları kurularak, dersler sınıf dışına taşınarak deneysel-toplumsal eğitimde büyük aşama kaydedildi. Din eğitiminin okullardan çıkartılması muhalefetin tüm karşı çıkışına rağmen gerçekleştirildi. Sosyal politikalar kreşler, kütüphaneler, gençlik merkezleri, bakım evleri, diş klinikleri, hamile eğitim merkezleri ve yetişkinler için halkevleri ile tüm topluma mal edildi. Toplumsal sinema atölyeleri (KİBA) ve salonları tüm mahallelere yayıldı. Ancak Kızıl Viyana’nın alâmet-i farikası, sadece barınma hakkına indirgenemeyecek, toplumun beraber düşünme ve yaşama pratiklerini de derinden değiştirecek Gemeindebauten adlı sosyal yerleşkelerin kurulması olacaktı. İşçilerin maaşlarının sadece yüzde 4’ünü kira olarak ödedikleri bu sosyal konutlar Kızıl Viyana’nın bugüne kalan en büyük mirasıydı. Bunları inşa etmek için SDP’nin önce yaratıcı bir finansal dönüşüm gerçekleştirmesi gerekiyordu.

Gemeindebauten için ilk ve en önemli adım, 1922 yılında çıkarılan Kiracı Himaye yasasıydı. Bu yasa aslında geçici bir süre için 1916 yılında İmparator Karl tarafından denenmişti. Savaş şartlarında ayaklanan kiracılardan çekinen İmparator, kiraları bir süreliğine dondurmuştu. SDP bu yasayı genelleştirdi, kiralara üst limit koyduğu gibi kira artışlarını da süresiz dondurdu. Bu da bir taşla iki kuş vurmak demekti. İlkin emlak spekülasyonu azaldı, ikincisi rantiye sayısı düştükçe, yani paralılar emlak yatırımı vasıtasıyla kolay para kazanmaktan alıkonunca, ülkedeki sermaye birikimi üretici faaliyetlere kaydı. Ancak yasa, aynı zamanda mülk sahiplerinin, evlerin bakımını tavsamasına da neden oluyordu. Bu yüzden SDP, sadece kiraları ucuzlatmakla yetinemezdi. Aynı zamanda yeni konut da yapmalıydı. Bunu da kapsayıcı bir vergi reformunun yarattığı bütçe ile sağladı. Geniş halk kitlelerine yüklenen dolaylı vergiler kaldırıldı. Yerine zenginlik dilimine göre artan katı gelir vergileri getirildi. Belediye özel kredilendirme kuruluşları ile olan yüksek faizli borç ilişkilerini sonlandırırken, konut sahipliğine yüksek vergi getirdi. Belediye hizmetlerinin tamamını kamulaştırarak taşeronlara aktarılan parayı kesti. Lüks tüketim ve bireysel ulaşım vergileriyle üst sınıflardan gelen vergileri arttırdı. Tüm bunlara ilaveten özerk bir yönetim olarak Viyana, federal bütçeden büyük bir pay alıyordu.

Böylece 10 sene boyunca inşa edilecek Gemeindebauten’ler için bütçe yaratılmıştı. 50 ila 1500 daireyi barındıran ve büyük avlulara sahip Gemeindebauten’ler sadece çeperlere değil, kentin, üst sınıf mahalleri dâhil, tüm yüzeyine nüfuz ederek liberallerin küplere ayırarak planladığı kenti işçilerin müşterek yaşadığı bir örüntüye evriltti. 1870’lerde inşa edilmeye başlanan ve kenti dolaşan Gürtel Strasse (Kemer Bulvarı), üzerindeki sosyal konutlar yüzünden “İşçi Sınıfı’nın Ringstrasse’si” olarak anılmaya başladı. En ünlüsü 1382 dairesi ve önünden geçen dört tramvay durağıyla küçük bir kasabayı andıran Karl Marx Hof olan Gemeindebauten’ler, sadece konut değil, yeni bir yaşam formu da öneriyordu. Örneğin, erken Fordist sistemin iş bölümünü ve erkek egemen toplumunu imleyen Frankfurt tipi kapalı mutfakların yerini Wohnungsküche’ler, yani daha sonra “Amerikan mutfak” diye adlandırılacak açık mutfaklı salonlar aldı. Ama evin içi kadar yerleşkelerin planı da yeni bir toplumsallık öngörüyordu. Yeşillendirilmiş avlularda çocuk oyun alanları, kütüphaneler, kreşler, anne eğitim alanları, yaşlılar için dinlenme tesisleri, eğlence salonları kuruldu. Her evde su, tuvalet ve ısınma tesisatı bulunurken zemin katta müşterek çamaşırhaneler ve banyolar yer aldı. 1929 yılına gelindiğinde önceleri kübist ve ekpresyonist tasarım unsurları taklit edilerek tasarlanan Gemeindebauten’ler özgün mimarî tasarımlara doğru evriliyordu. Kentin daha boş alanlarında Werkbund’ların, yani mimar, işçi ve sanatçıların ortaklaşa kurduğu emek derneklerin planladığı bahçeli işçi evi mahallelerinin sayısı çığ gibi büyüdü. Bazılarında her bahçeli ev ayrı bir sosyalist mimar tarafından tasarlanacak kadar detaya inilmişti. 1932 yılında Kızıl Viyana işçilerinin yarısı komünal bir şekilde, Avrupa’nın en iyi barınma şartlarında ve neredeyse bedava yaşıyordu.

REFORMİZMİN SINIRLARI: SOSYAL DEMOKRATİK TAKİYE

Evet, Viyana, Batı Avrupa’da görülmemiş şekilde kamusal bir işçi kentine evrilmiş, SDP durmadan oylarını arttırarak reformist belediyecilik anlayışını yetkinleştirmişti. Ancak reformist stratejilerin, er ya da geç gelip dayanacağı bir sınır vardı. O sınıra gelindiğinde ufuktaki yenilgi kaçınılmazdı. Kızıl Viyana’ya karşı cılız eleştiriler, daha 1920’li yılların ilk yarısında feministler ve komünistler tarafından dile getiriliyordu. İşçi sınıfı aslında ona verilen refah unsurlarıyla küçük burjuva hayatı içinde pasifize edilmiyor muydu? Bunun sembolü olarak sosyal konutlara yapılan Vorraum’lar, yani evlerin giriş holleri gösteriliyordu. Bilindiği üzere “antre” ya da giriş holü, mülkiyet ve mahremiyete özen gösteren küçük-burjuva kültürünün evin içini “diğerlerinden” filtrelendirilmesine yarar. Bir başka eleştiri de giderek minimal ve işlevselci unsurları öne çıkan ev içi dekorasyonun aslında “işgünü kapitalizmi” ile olan sıkı uyumuydu. Nihayet konutların tasarımında işçilerle müşterek bir çalışma yapılmaması da eleştirilen bir noktaydı. Ama “Kızıl Viyana”nın sonunu hazırlayan asıl etken SDP’nin sosyalist takiyesiydi.

Zira 1918’de cumhuriyetin ilanıyla beraber Avusturya sosyal demokratları, tıpkı Alman benzerleri gibi üretici kapitalizm ile zımnî bir mutabakata varmış, üretim sürecinin müşterekleştirilmesini programına almamış, işçi sınıfının refahtan aldığı payın arttırılması ile yetinmişti. Bu strateji, bir yandan kapitalist krizlere karşı kırılgan bir yapı oluşturuyor, diğer yandan da sınıf mücadelesini donduruyordu. Öyle ki, mesela konut sorunun çözülmesi Avusturyalı ihracat sermayesinin işine geliyor, zira böylece işçi maaşları düşük tutuluyor, ihracat artıyordu. Bütün reformlar ise üst sınıflardan kesilen vergilere dayanıyordu. 1929’da New York borsasının çökmesiyle başlayan Büyük Buhran, ihracata bağımlı ekonomiyi vurur ve işsizliği katlarken, SDP’nin vergi gelirlerini de çok azalttı. Otto Bauer önderliğindeki SDP, reformist politikalarda ısrar edip üretim mekanizmalarını ele geçirmeye yeltenmediği ölçüde Kızıl Viyana, işçi sınıfı mücadelesini grotesk gösterilerle sürdürmeye çalıştı. Bunun tepe noktası, Viyana’nın Prater Stadı’nda, olimpiyatlara alternatif gerçekleştirilen “1931 İşçi Olimpiyatları”ydı. 260 bin kişinin takip ettiği oyunların açılış gösterisinde 4 bin işçi, sonunda devasa bir kapitalist patron heykelini parçaladıkları bir “sınıf mücadelesi müsameresi” düzenledi. Ancak üretim alanında örgütlenmeyen SDP gelmekte olan faşizm dalgasını küçümsedi. Buna bir de fırsat kollayan muhafazakârların 1930 yılında federal bütçeyi askıya alması eklenince, sosyal reformlar tamamıyla durdu. Krizin gölgesinde örgütlenen, Hitler ve Mussolini tarafından desteklenen faşist gruplarla ortaklaşan CSP, 1934 yılında Viyana’ya saldırdı. SDP’nin son anda cephane sağladığı, aslen kendi imkânlarıyla silahlanmış işçiler Gemeindebauten’leri direniş kaleleri olarak kullanmaya çalışsa da, yüzlercesi öldürüldü. SDP yasaklandı ve önderleri sürgüne gönderildi. Kızıl Viyana’nın günbatımı gerçekleşmişti.

Liberal dönemde parlayan şair ve oyun yazarı Hugo von Hofmannstahl tam 25 sene, 1927 yılında yayınlayacağı Der Turm (Kule) trajedisi için çalıştı. Trajedide krallığın yönetimini baskıcı babasından alıp hümanist bir iktidar kurmaya çalışan şair-prensin hikâyesi anlatılır. Prens herkesin katıldığı uzlaştırmacı bir “büyük seremoni” hayal eder, ancak gerçekleştiremez. Avusturya’da sosyal demokrasinin parlamenter hümanizmi de sınırlarını komünist mücadeleye evrilt(e)medi, böylece Kızıl Viyana tarihe karıştı. Ancak komünal yaşamın bu nadide kentsel deneyi, tüm bir neslin yaşama pratiğini dönüştürdüğü ölçüde toplumsal hafızadaki yerini almıştı. Öyle ki, 1945’te tekrar açılan SDP, o tarihten bu yana neredeyse 70 senedir Viyana belediye başkanlığını her seferinde kazanacaktır.

Militarist liberalizm

 Neoliberalizm nedir? Neoliberalizm ve özgürlük ilişkisi

 Banksy ve Drooker – Romantizmin yankısı: Aktivist sanat ve burjuva ufku

 

Ulus Atayurt – BANT MAG

Bir önceki yazımız olan BMW 218i özellikleri ve fiyatı başlıklı makalemizde 218i Active Tourer, BMW 218i ve BMW 218i fiyatı hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *