Ahmet Atakan’ın ölümü intihar olsa…

Ahmet Atakan…
22 yaşındaydı.
Celal Bayar Üniversitesi’nde muhasebe okumuştu.
Hatay’da, ODTÜ’den geçecek yolu protesto ederken öldürüldü.
“Bana ne ODTÜ’den, bana ne çevreden, bana ne memleketten” dese, Seren Yüce’nin nefis “Çoğunluk” filmindeki insanlar gibi davransaydı; muhtemelen uzun bir hayatı olacaktı. “Yaşayacak”tı.
O, “az” olanlardandı.
Gittikçe azalanlardan…

Aile intihar ettiğine inanmayı seçiyor
Bir gaz fişeğiyle öldürüldüğü iddia ediliyor. Devlet görevlileri ise çatıdan düştüğünü söylüyor.
Bu iddia ilk değil.
Gazeteci Metin Göktepe 1996 yılında gözaltında dövülerek öldürüldüğünde, dönemin İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan şöyle bir açıklama yapmıştı: “Konuyla ilgili tam bilgim yok. Ancak son gelen bilgiler Metin Göktepe’nin duvardan düşerek öldüğü şeklindedir.”
Kamuoyunun baskıları sonunda Bakan gerçeği kabul edip özür dilemişti ama nafile…
İsterseniz filmi biraz daha geri saralım.
Geçtiğimiz hafta çok konuşulan “Ben Onu Çok Sevdim” dizisinin dönemine gidelim.
27 Mayıs… Demokrat Partili bakanlar derdest edilmiş, evlerinden alınıp Harp Okulu’na götürülmüşler.
Bunlardan biri de İçişleri Bakanı Namık Gedik. Ankara Askeri Kumandanlığı resmi bildirisinde, Gedik’in 30 Mayıs 1960 günü saat 22.55’te kendisini üçüncü kattaki odasının penceresinden atarak intihar ettiği açıklanıyor.
Ailesi, Namık Gedik’in karakterine uygun olarak intihar ettiğine inanmayı seçiyor. Ancak birçok kişi tersini düşünüyor.

“O camdan kedi geçmez, değil ki insan geçsin”
Bunlardan biri de 27 Mayıs’ta Zırhlı Birlikler Okulu’na bağlı Tank Okulu’nda
51. dönem yedek subay talebesi olan Fehmi Yücel. Yücel, Aktüel dergisine verdiği söyleşide, “6. Yurtiçi komutanı tümgeneralin Harp Okulu öğrencilerince dövüldüğüne şahit oldum. 19-20 yaşlarındaki öğrenciler Demokrat Parti milletvekillerine tekme tokat girişiyor, tükürüyor, kravatlarından çekiyorlardı” diye anlatıyor:
“Sonra İçişleri Bakanı Namık Gedik’in de çöp arabasında getirildiğini duydum.
27 Mayıs’tan birkaç gün sonra gece, Harp Okulu tarafından silah sesi duydum. Karargah bölüğünde iki askerin vurulduğu söylendi. O arada Namık Gedik’i pencereden attıklarını duyduk. Sabahleyin erkenden gittim, olay yerine baktım. Düştüğü yerdeki kanları gördüm. İnanın, samimi söylüyorum, kediyi o pencereden atamazsınız. Pencerelerde şu kadarcık bir delik vardı. Bu pencereler Gülhane Hastanesi’ne bakıyordu. Orası şimdi GATA oldu. Pencere camları elmasla kesilmiş gibi girintili çıkıntılıydı. Üstelik pencereler tavana yakındı.”
Burası “Hastaneye yürüyerek geldi, cenazesi çıktı” haberlerinin kanıksandığı, “Tüfekle oynarken ateş aldı” denen olayların çoğunun arkasından taammüden cinayetlerin çıktığı, kocaların evlatlarının annelerini “namus belasına” bıçakladığı, yabancı bir kadın cinayete kurban gitmişse öldürülmeden önce tecavüze de uğramış olduğunu Adli Tıp raporu gelmeden bildiğimiz bir ülke…
Şimdi de “Siz yüksekten düşmeyi iyi bilirsiniz” diyorlar.
Bir cevabımız olmayacak mı? Var.
“İnsan olmayı sizden öğrenecek değiliz.”

“CHP, muhalefette bir marka!”

Duyduk ki Anayasa Uzlaşma komisyonu toplantısında CHP’li üyeler Atilla Kart, Prof. Süheyl Batum ve Rıza Türmen arasında kavga çıkmış. Daha sonra açıklama yapan Batum, “Bu AKP ile MHP’nin bir oyunu” dediyse de “Kavga yok, fikir ayrılığı var” cümlesiyle ne olup bittiğine dair bir ipucu verdi.
Tam da bu haberin geldiği saatlerde duydum ki, 90’ıncı yılını kutlayan CHP bir ağaç yapıp 90 kişiden aldığı cümleleri asacakmış.
Bana kızmasınlar ne olur ama aklıma ilk gelen cümleyi söylemek zorundayım: “CHP, muhalefette bir marka!”

Siyasetle olmadı, belki sanatla olur…

Şu an yaşadıklarımız bir film olsa, önereceğim isim ancak “Felaketlerden Felaket Beğen” olabilir. Hiç mi iyi bir şey olmuyor diyenler haklı. Biraz olsun nefes aldıran, ama olup bitenlerin ağırlığı altında söz etmekten imtina ettiğimiz güzellikler var.
Biri yeni başlayan İstanbul Bienali. İsmi yeter: “Anne, Ben Barbar mıyım?”
Bir diğeri, ikinci sayısı yayımlanan İstanbul Art News gazetesi. Tamamı güzel yazılmış, insanın ufkunu açan, içini karartmayan haberlerden oluşan bir gazete de mümkün…
İzlenmesi gereken bir seminer
Üçüncü önerim salı günü Haliç Kongre Merkezi’nde yapılacak olan bir seminer. SPOT Projects’in Uluslararası Güncel Sanat Seminerleri’nin dördüncüsü: “SOSYAL Bağlamda /içeren/içerikli SANAT”.
Kriz zamanlarında zorlukların üstesinden sanatla gelmek, bu dönemlerde eleştirel işler ve eleştiri kurumları içindeki dengeler konuşulacak.
Siyasetle olmadı. Sosyolojiyle olmadı. Diplomasiyle olmadı.
Belki sanatla olur.

Olur ya…

Gezi Parkı direnişi sırasında attığı tweet nedeniyle Memet Ali Alabora’nın başına gelmeyen kalmadı. Tehditlerin, hakaretlerin, küfürlerin yanında hakkında bir yığın soruşturma da
açıldı. İlk soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandığını öğrendiğimiz gün, bir haber daha düştü bilgisayarımıza. Üç yıldır süren, Memet Ali Alabora’nın da baş aktörlerinden olduğu mizahi haber programı “Heberler” yayından kaldırılmıştı.
Programı hazırlayan Levent Kazak, Twitter hesabında “Her yıl şu sıralar hazırlıklar başlardı. Ama tahmin edeceğiniz üzere Heberler yayından kalktı olur ya, tekrar buluşmak dileğiyle…” yazdı.
Ben nedense o “olur ya” kısmına takıldım.
Hani bir an gelir bütün hayatınız bir film şeridi gibi geçer ya gözlerinizin önünden, o “olur ya”da benim geleceğim bir film şeridi gibi geçti.
Olur ya, işimizi layıkıyla yaparız bir gün.
Olur ya, mutlu yaşarız.
Olur ya, 22 yaşında ölmez insanlar.
Olur ya, bir gün şehre bir film gelir…

Bir önceki yazımız olan CHP, Ak Parti ve “kalekol” başlıklı makalemizde aydın doğan, başbakan ve beşli çete kimdir hakkında bilgiler verilmektedir.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *