ABD’deki sistem ve AK Parti’nin önerisi

Türkiye başkanlık sistemini sosyolojisinden, ihtiyaçlarından dolayı mı tartışıyor yoksa bir kişinin arzularını, özlemlerini karşılamak için mi gündeme getiriyor. İkinci sorun da bazı siyasilerin ‘Türk Tipi Başkanlık Sistemi’ diye adlandırdıkları ve ne olduğu belli olmayan bir sistemin öne sürülmesidir…

Prof. Dr. Ahmet Özer
1960 Van doğumlu. İlk, orta öğrenimini Van’da, lise eğitimini 1977’de Diyarbakır’da bitirdi. 1985’te Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Hacettepe Üniversitesi’nde Sosyoloji alanında, ODTÜ’deyse Bilim ve Siyaset Felsefesi alanında olmak üzere iki master yaptı.1995’te Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden Sosyoloji doktoru unvanını aldı. Bazı ulusal ve uluslararası sempozyumların organize edilmesinde birinci derecede görev alan Özer halen Toros Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevini yürütüyor.
Türkiye başkanlık sistemiyle çok fazla haşır neşir olan, başkanlık sistemini çok fazla tartışan, bilen bir ülke değil. Başkanlık sistemi deyince akla gelen ilk ülke Amerika Birleşik Devletleri; çünkü bu sistemin en başarılı uygulandığı ülkelerin başında da bu ülke geliyor.
Bu sistemin en belirleyici temel özelliği, bir; “yasama, yürütme, yargı” erklerin kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış olması, iki; sistemin başında bir başkanın olması, üç; yürütmenin tamamen yasamanın dışında teşekkül etmesidir. Örneğin parlamenter sistemlerde, yürütmenin üyeleri, yani bakanlar kurulu, daha çok seçilmiş milletvekilleri arasından atanır; başkanlık sisteminde ise seçilmiş kişiler olması şart değil, hatta seçilmiş kişiler atandıktan sonra o görevlerini de bırakıyorlar. Onun dışında kendi alanlarında uzman, başkanın öngördüğü, takdir ettiği, birlikte başarılı olabileceğini düşündüğü insanlarla bu işi yürütür.
ABD’DEKİ SİSTEM
Yasama organı (kongre) ki Amerika’da bu hem Senato hem Temsilciler Meclisidir, onların başkana göndermiş olduğu yasaları, başkanın veto etme yetkisi söz konusudur; ama başkan, yasama organını feshetme yetkisine sahip değildir. Yasama organının da başkanı azletme yetkisi yoktur. Karşılıklı bir denge vardır. Başkanın azledilmesi ya da görevini bırakması çok istisnai kaideler ve kurallara tabidir. Bill Clinton Monica Olayı’nda, Yüce Mahkeme’de yargılandı. O yargılamada verilen bir karar sonucunda Başbakan’ın görevi bırakması ya da bıraktırılması söz konusu olabilirdi.
Bu çerçeve içerisinde başkan, iki dönem için, her dönem dört sene olmak üzere, en fazla sekiz sene için seçilebiliyor. Yani bir dönem seçildikten sonra ikinci dönem de aday olabiliyor. Üçüncü dönem aday olamıyor. Bu da politikada etkin bir biçimde çalışma yapmanın iki dönemle sınırlı olduğu ortak akıl yürütmesine dayanıyor. Yani artık üçüncü bir dönem bir başkanın gelmesi, hem ülkeye fazla şey katmayacağı gibi hem de işi daha da yozlaştıracağı için iki dönemde bu işi bitiriyorlar.
Bir başka önemli nokta, başkanla beraber bir başkan yardımcısının da seçiliyor olmasıdır. Bu da sistemin sigortası ve güvencesi anlamına gelir. Eğer başkan ölürse veya başkana bir şey olursa (Kenedy olayında olduğu gibi) veya görevi bırakırsa, bırakmak zorunda kalırsa, o takdirde doğrudan başkan yardımcısı başkanın görevlerini devralmış oluyor ve sistem kesintiye uğramadan devam ediyor. Bu da bir çeşit sistemin sigortası olarak işlev görüyor.
Makro düzeyde ülkenin bütünlüğünü, hem yurtiçinde hem yurtdışında başkan temsil ediyor. Yine makro alanda alınmış bütün kararlarda başkanın imzası var, yetkisi, yürütmesi var. Aslında başkana bağlı olarak çalışan bizim başkan dediğimiz insanlar da bir çeşit başkanın o işle ilgili sekretaryalarını yürüten insanlardır. O nedenle de onlara kimi zaman sekreter denir. Bu çerçevenin altında “eyalet sistemi” var. Bu aynı zamanda Amerika’dan esinlenerek Latin Amerika ülkelerinin çoğunda da uygulanan bir sistemdir. Mesela Arjantin’de, Şili’de, Brezilya’da, Paraguay’da diğer birçoğunda da böyle bir sistem var.
Önemli noktalardan bir tanesi, kısaca çevresini çizdiğim bu sistemin bir de alt versiyonlarıdır. Yani federel yapının bir de federe devletleri vardır, eyaletler vardır, (başka ülkelerde kantonlar vardır ya da kendi sisteminin adı neyse orada o vardır ama özünde sistem aynıdır.) Amerika’ya başkanlık sistemini incelemek için gittiğimde, bu sistemi de o zaman yerinde inceledim, hatta bir kitabımda bir bölüm olarak yazdım.
AKP’NİN ÖNERİSİ
Burada temel soru şu; Türkiye başkanlık sistemini sosyolojisinden, ihtiyaçlarından dolayı mı tartışıyor yoksa bir kişinin arzularını, özlemlerini karşılamak için mi gündeme getiriyor. İkinci sorun da bazı siyasilerin “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” diye adlandırdıkları ve ne olduğu belli olmayan bir sistemin öne sürülmesidir. Sadece birkaç noktanın altını çizerek, ne demek istediğimi anlatayım.
1) ABD’de ya da başka bir yerde başkan meclisi fesh edemez. AKP’nin yaptığı taslakta edebilir. 2) Başkanlık sisteminde başkan kanun yapamaz. AKP’nin “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” dediği taslakta başkan(KHK’lerle) yapabilir.
3) ABD’de bile Yüksek Yargı mensupları ve bazı üst düzey atamaları Senatonun onayına tabi, Senato oyladıktan sonra atamalar yürürlüğe giriyor. AKP’nin taslağında böyle bir onaya ihtiyaç görülmüyor. “Tek kişilik bir padişahlık” gibi algılanıyor bu durum. 4) Başkan yürütmeden biri olarak çok güç biriktirdiğinden, bu gücün bir miktarını yerel yönetimlere vererek, dengeyi sağlar. Türkiye’de düşünülen sistemde bu da yok. 5) Başkanlık Sisteminde kuvvetler ayrılığı kesin bir biçimde var ve bu demokrasinin teminatıdır. Başbakan kuvvetler ayrılığı yürütmeye engel diyerek itiraz ediyor, öte taraftan başkanlık istiyor; bu da manidar bir duruma işaret ediyor. 6) Başkanlık Sisteminde fren ve denge sistemleri var. Yani sistem hukuk mekanizmaları ve yetkililerin ve egemenliğin dayatılmasıyla frenlenip dengeleniyor ve de Senatonun denetimi ile regüle ediliyor. Türkiye’de öngörülen dengesiz ve frensiz başkanlık bizi demokrasiden uzaklaştırıp otokratizme götürebilir. Böyle bir tehlike var.
YENİ SÜREÇ
Peki burada Kürt sorunu bağlamında tartışılan bu meselenin diğer tarafları ne diyor? Başbakan’ın PKK ile başlattığı diyalog sürecini Deniz Baykal, “mübadele ananayasası” olduğunu söyleyerek karşı çıktı, MHP Genel Başakanı Bahçeli de Baykala benzer biçimde süreci, “Ver başkanlığı al özerkliği” pazarlaığı olarak değerlendirdi. BDP milletvekilleri Pervin Buldan, Altan Tan ve Sırrı Süreyya Önder’in 23 Şubat’ta İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’la yaptıkları görüşme notlalarına bakıldığında, Öcalanın bir özerklik talebi içinde olmadığını, aksine sadece AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartına konulmuş çekincelerin kaldırılmasının yeterli olacağını ileri sürüyor. Bu görüşü CHP genel Başkanı Kılıçdaroğlu da 2011 Genel seçimleri öncesi dile getirmişti.
Başkanlık sistemi konusunda ise Öcalan şunları kaydediyor: “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz. Yalnız Başkanlık ABD’deki gibi olmalı, devlet meclisi gibi bir senato. İkincisi, bir de halklar meclisi. Bunun adı demokratik meclis de olabilir. Bu da ABD’deki gibi temsilciler meclisi gibi olabilir, Rusya’daki alt duma gibi olabilir; ABD’deki gibi temsilciler meclisi gibi olabilir, İngiltere‘deki avam kamarasının Türkiye versiyonu gibi. Esas olarak HDK’yi parlamentoya uyarlamak gibi de düşünebiliriz” diyor.
Buradan anlaşıldığı kadarıyla Öcalan çözüm olduğu taktirde Erdoğan’ın başkanlığına karşı çıkmıyor, ama AKP’nin “Türk tipi başkanlık” dediği sisteme karşı çıkyor, bunu kabul etmiyor, kendi önerisini yukarıdaki gibi förmüle ediyor. Bu durumda AKP’nin çözümü gerçekleştirmesi durumunda Kürt tarafının başkanlığa karşı çıkmayacağı anlaşılıyor. Bazı kesimler, Erdoğan zaten çok güç biriktirdi, bir de başkan olursa otokratik bir yapıya gidebiliriz endişesini dile getiriyor. Burada yanlış olan rejimle ilgili değişikliği toplumun ihtiyaçları üzerinden tartışmak yerine kişilerin beklentileri üzerinden tartışmaktır.
Sonuç olarak; bu noktada iki hususa dikkat çekmek isterim: Bir, başkanlık tartışmları yeni anayasanın çıkmasını akamete uğratmamalı. İkinci önemli nokta da şudur: Başkanlık sitemi ya gerçekten dünyadaki örneklerinde olduğu gibi tartışılmalı ya da parlamenter sistemin eksikleri giderilerek daha demokratik ve özgürlükçü bir anayasayla yola devam edilmelidir.

Bir önceki yazımız olan Sarıgül her an aday olabilir başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *