21’inci yüzyılın filozofu: Steve Jobs

31 August 2013 Saturday, 14:21

Dünyada hiçbir firma Apple kadar gevşek/kayıtsız ve aynı zamanda da güçlü değil. Despot ve çoğunlukla ağır hasta olan kurucusu – başkanı Steve Jobs, yalnızca ne satın alacağımıza karar vermiyor. Aynı zamanda nasıl yaşayacağımızı da belirlemek istiyor

Stanford Üniversitesi’nin stadyumunda sıcak bir gün. Öğrenciler kendi aralarında konuşuyor, gülüyor. O yüzden karşılarında batı dünyasının hükümdarının durduğunu fark etmeleri biraz uzun sürüyor.
Onun ürünleri, insanlığın talep ettiği ürünler. Çünkü insanlık bu ürünlerin modern hayatı kolaylaştırdığına inanıyor, hatta modern hayatın bu ürünlere sahip olmaktan ibaret olduğunu zannediyor.
Jobs normalde kendinden bahsetmiyor. Onu iyi tanıyanlar çekingen olduğunu söylüyor. Ancak bir şey satması gerektiğinde gülümseyerek konuşuyor: Bu genellikle bir telefon (iPhone), bir mucize cihaz (iPad), yeni bir reklam mecrası (iAD) ya da bir kazanç rekoru: İlk dört ayda 3.07 milyar dolar! Bu rakam geçen seneye göre yüzde 90 daha fazla.
Onun dışında genelde susmayı tercih ediyor. Etrafındakilerden de susmalarını bekliyor. Stanford’un önünde durduğu bu haziran günü hariç. Bugün anlatacağı yalnızca üç hikaye. Steve Jobs, sakallı ve gözlüklü, siyah bir takım elbise giyiyor. Transplantasyon sonrası iyice zayıflamış. Biraz titriyor, sesini düzeltmek için derin bir nefes alıyor. Üç hikaye anlatmak çok da büyük mesele değil.
İlk hikaye noktaları birleştirmekle ilgili diyor Jobs ve devam ediyor. Annesinin onu nasıl bıraktığını, nasıl evlat edinildiğini, öğrenimini nasıl yarım bıraktığını, sıcak bir çorba içebilmek ve fikirleri olan bir dost bulana kadar nasıl kilometrelerce uzağa gitmesi gerektiğini anlatıyor.
“Hayattaki noktalar bir şekilde birbirine bağlanır, buna hepimiz güvenmeliyiz” diyor, “Bu noktalar sonunda, içgüdülerimize, kaderimize göre, bir resim ortaya çıkaracaktır.”
İkinci hikaye aşk ve kaybetmek üzerine. Jobs, 20 yaşında sevdiği şeyi bulduğunu söylüyor; Apple’ı. Ve 30’unda onu kaybettiğini. Ama sevdiği için bilgisayar dünyasında çalışmaya devam ettiğini. “Bazen yolunuza bir taş çıkar, inancınızı kaybetmeyin. Büyük başarılar elde edebilmenizin tek yolu, sevdiğiniz işi yapmak.”
Üçüncü hikayesiyse yaşam ve ölüm üzerine, ama buna daha sonra geleceğiz.

Steve Jobs için çok şey söyleniyor, ‘guru’, ‘dahi’, ‘mesih’ gibi. Başkaları da var; ‘diktatör’, ‘köle taciri’… Ama tabii Apple’dan ayrılmış olanlar konuşuyor. Çünkü Jobs pek sevimli bir adam değil. Ona göre yalnızca kazanan ve kaybeden var. Ürünleri de öyle; ya muhteşem ya b.ktan. Apple’ın hikayesi aslında bir Steve Jobs hikayesi. Altı bölümden oluşuyor.

I. KURUCU

Apple hikayesi San Francisco’nun güneyindeki Los Altos’ta bir garajda başlıyor. Yıl 1976. Steve Jobs, arkadaşı Steve Wozniak’la bir bilgisayar prototipi yapmaya çalışıyor. Yırtık kot ve tişörtlü iki genç, güneş görmemekten bembeyazlar. İkisi de kızlardan ve spordan konuşmuyor, sohbetleri genelde müzik ve fikirler üzerine.

Birbirlerini beş yıldır tanıyorlardı. İkisi de elektronik meraklısı, okulu bırakmış ve aykırı tiplerdi. Daha sonraları böylelerini ‘kıl’ diye tanımlayacalardı. Birlikte Beatles ve Bob Dylan dinliyorlar, bedava telefonla konuşmak için illegal cihazlar ve video oyunları üretiyorlardı. Ama onlar daha fazlasını hayal ediyordu: Herkesin kullanabileceği herkesin sahip olabileceği bir bilgisayar!
1976 yılının ilk aylarında iki Steve (Wozniak ve Jobs) kişisel bir bilgisayar yapmaya karar verdiler. Bir daktilodan büyük olmayacaktı, az paraya imal edilecek ama çok paraya satılmayacaktı. Hesap kitap yapıldı. Bu Apple’ın doğumuydu. Jobs bilgisayarı yapacak parçaları satın almak için, Volkswagen minibüsünü bin 500 dolara sattı. Sonra da Wozniak’ı Hewlett Packard’daki işini bırakması için ikna etti.
1 Nisan 1976’de iki arkadaş Apple Computer adlı firmalarını kurdu. Jobs 21, Wozniak 25 yaşındaydı. İsim seçimiyle ilgili iki hikaye var. Biri Jobs’ın fikri Beatles’ın plak şirketi Apple Records’tan çaldığı yönünde. Diğeriyse fikrin bir elma ağacı altındayken geldiği yolunda. Ne de olsa Jobs Oregon’da bir çiftlikte büyümüştü. Jobs ikincisini tercih ediyor, daha romantik. Wozniak ise Jobs’a asla sormadığını söylüyor.
Haziran 1977’de Apple II piyasaya çıktı, fiyatı bin 298 dolardı. Klavye dahil, monitör hariç. Vatandaşa yönelik ilk bilgisayardı ve iki milyonun üzerinde sattı. Wozniak buluşlarını seri üretime geçirmiş, Jobs da satışını yaparak devrim yaratmıştı. 1980’de Apple borsaya girdi. Wozniak ve Jobs artık popstarlar kadar ünlüydü.

O yıllarla ilgili Wozniak “Felsefeyle, gelecekle ilgili aynı şeyleri düşünen iki yakın arkadaşın şirketiydi” diyor. 1985’te Apple’ı terk etti. “Steve gelecek olarak bir firma görüyordu, bense kendi hayatımı.” O da Jobs gibi olmak istemez miydi?

Steve ve Steve şimdilerde nadir görüşüyor. İlk çatlak 1984 yılında olmuş. Jobs Atari işinden 5 bin dolar kazanmış ancak Wozniak’a 700 demiş. İki sıkı dost 700 doları paylaşmışlar. Bu aldatma mıdır, ihanet mi? Başka ne olabilir?

II. BÜYÜCÜ

Yüksek çözünürlüklü yüzeyler, hisli dokunmatik ekranlarla dolu bir dünyada insan 80’li yıllarda PC’ler nasıl görünürdü unutabiliyor. Teknoloji fanlarına özeldi ve tek seçenekti.
1979’da Apple yeni bir bilgisayar üzerinde çalışmaya başladı. Steve Jobs hemen gelişim bölümünün başına geçti. Hiç yapılmamış bir şey istiyordu, hiç olmayan. “Hiyerarşiyi ve varolan yapıyı hiçe saydık” diyor Andy Hertzfeld. “70’lerde bilgisayarlar otoritenin enstrümanlarıydı. Bizse özgürlüğün aracı yapmak istiyorduk ve herkes için ulaşılabilir olmasını.”
Herzfeld, Mac’i geliştirenlerden biri. 1979’da Apple’a girmiş. Kartvizitinde ‘Yazılım Sihirbazı’ yazıyor. Herzfeld o yılların hayatının en güzel yılları olduğunu söylüyor. Ama eksi yönleri olduğunun da farkında. “Çok aceleciydi” diyor Hertzfeld Jobs için. “Herkes ondan korkardı, özellikle de çalışanlar. Bir kelimeyle Steve’i anlatmam gerekirse ‘kontrolcü’ diyebilirim. Ve herkes için yalnızca onun kuralları geçerliydi.”
Mac’in doğumu kolay olmadı. Yeni bir ürün serisinin başlaması için “Orgazm gibiydi” deniyor. Mac kitleler için yapılan ilk kişisel bilgisayardı; grafik yüzeyli, sembolleri olan, pencereleri üst üste açılabilen. Ve bir de ‘mouse’u vardı.
Yıllar sonra Jobs şöyle diyordu “Gelecekte dünyadaki bütün bilgisayarların bu şekilde böyle olacağını anlamıştık.” Ve Andy Hertzfeld de “Apple finansal olarak en ulaşılabilir ya da teknolojik olarak en etliyeyici bilgisayarı yapmak istemiyordu. En mükemmel olması gerekiyordu, tam anlamıyla mükemmel.”

1984’ün neden 1984 gibi olmayacağını göreceksiniz
Mac, 22 Ocak 1984’te, Super Bowl sırasında 30 saniyelik bir reklamla takdim edildi. Reklam filmini Ridley Scott çekmişti. Filmde isteksiz bir işçi ordusu ve George Orwell’in ‘1984’ündeki gibi onları kamçılayan bir yaratık vardı. Ordu IBM’di, o zamanlar Apple’ın rakibiydi. O sırada ekrana peşinde polislerle bir kadın giriyordu. Polisler yaratığı yok ediyor ve köleleri kurtarıyordu. Kadın Apple’dı. Ve dış ses şunları söylüyordu “24 Ocak’ta Apple, Macintosh’u takdim eder. Ve siz de 1984’ün neden 1984 gibi olmayacağını göreceksiniz.” Neredeyse 80 milyon televizyon izleyicisi büyülenmişti. Bu spot, reklam uzmanları tarafından belki de tüm zamanların en iyi reklamı seçildi.
Apple birçok şirketin yapmayı denediği şeyi başarmıştı; ürünlerine duygu katmayı. Mac alan kişi, genç, yaratıcı ve yenilikçi ve havalıydı. ‘Farklı düşün / Think different’ daha sonra Apple’ın sloganı olacaktı. Farklı düşünmeyi kim istemez?

III. SANATÇI

Bir ev. Tıpkı Apple bilgisayarları gibi. Beyaz, geniş, sıcak. Dışarıda zeytin ağaçları ve palmiyeler, içeride beyaz duvarlar, krom, Çin çay örtüleri, Meissen porselenleri. Evi gezdiren adam nasıl giyinmesi, davranması gerektiğini biliyor. Kot, mavi gömlek ve yün bir hırka giymiş. Sakalı var. Gri saçları fırça gibi. Mozzarellalı salata ve pesto soslu spagetti yapıyor. “Önce yiyelim sonra konuşuruz.” Espresso sırasında: “Evet?” diyor, “Ne bilmek istiyorsunuz?”
Hartmut Esslinger on yıldır Kaliforniya’da yaşıyor. O da kendi branşının en iyisi. Tasarımcı. O da 1969’da Schwarzwald’da bir garajda Frog Design’ı kurmuş. “Tasarım ambalaj değildir. Tasarım bir düşünce şeklidir” demişti. Steve Jobs da birkaç gün sonra şöyle söylüyordu. “Design bir şeyin nasıl göründüğü değil nasıl işlediğidir.”
“Bazen Steve bir şey duyar sonra da kendi teziymiş gibi sunar” diyor bugün Hartmut Esslinger.
Jobs kendisini aradığında ondan provokatifle güvenilir arası ya da absürdle normal arası bir tasarım yapmasını ister. O da Jobs’a beyaz bilgisayarlar yapmayı öneirir, “Kaliforniya beyazı”.
“Bilgisayar endüstrisi, insanların bu aletlerle duygusal bir bağ kurduğunu asla anlamadı” diyordu Esslinger. Elbette Jobs bu sözünü de birkaç gün sonraki konferansta kullanacaktı.
“Delice mükemmel olun”, Jobs’un emri buydu. Frog çalşanları işe başladı.
25 yıl sonra tasarımcılar ve reklamcılar Esslinger ve Jobs arasındaki işbirliğini hâlâ övüyor. Başka bilgisayar firmaları teknolojiye önem verirken Apple yeni bir hayat tarzının sembolü haline geliyor.
Cihazları basit ve fonksiyonel görünüyor. Reklamcılar ‘mutlaka alınması gereken ürünler’ olarak tanımlıyor. Apple ürünlerini tanımlayan ‘i’ önceleri ‘internet’ için kullanılıyor, şimdiyse İngilizce ‘ben’ anlamına gelen ‘I’ için. “Kullanılabilen bir şey sanat olamaz mı?” diye soruyor Esslinger.
“Görmek inanmaktır, inanmak da görmek” diyerek iPhone ve bir BlackBerry koyuyor masanın üzerine. “Ne demek istediğimi görebiliyor musunuz?” BlackBerry’yi itiveriyor.
2007’de Apple mobil telefonunu piyasaya sürdü. Yine kendine yabancı bir piyasaydı. iPhone, iPod’u andırıyordu. İnce ve daha önce piyasaya çıkan ve akıllı telefonlar diye adlandırılanlardan çok daha basit. Elde iyi duruyordu. Öyle bir ürün olmalıydı ki ihtiyacımız olmasın. Ama bizi baştan çıkarsın, yani ihtiyaç duyalım. İhtiyaç duymak isteyelim.

Steve Jobs ve Apple'ın kurucuları

1. Apple’ın kurucuları: (Soldan sağa) Steve Jobs, Steve Wozniak ve John Sculley.
2. Jobs, ilk orijinal ‘Bondi Blue’ iMac G3 ile. (1998)
3. Steve Jobs elinde bilgisayar çipiyle poz veriyor. (1988)

IV. DÜŞMAN

Ama Jobs’ın da hataları olmuştu tabii. Her zaman dünyanın en iyi patronu değildi. Google’ın şefi Eric Schmidt’in dediği gibi. Hatta bir ara patron bile değildi. 1980’deki borsaya girişten sonra Apple genişlemeye başladı.
Jobs karşı koymadı, ama seçimde söz sahibi olmak istiyordu. Ve aklında tek adam John Sculley, Pepsi-Cola’nın müdürü, pazarlama uzmanı ve bilgisayar konusunda tamamen bilgisizdi. Jobs 18 ay boyunca Sculley’i ikna etmeye çalıştı ve sonunda “Hayatının sonuna kadar şekerli su satmak mı istiyorsun yoksa dünyayı değiştirmek mi?” diye sordu.
Sculley “Tamam” dedi. Jobs da Sculley’den hoşlanmıştı. Birlikte Kuzey Kaliforniya tepelerine yürüyüşe falan gidiyorlardı. Basın onları dinamik ikili diye adlandırıyordu. Ama iki yıl sonra işler değişti. Rekabet başlamıştı. İktidar kimdeydi? Kurucuda mı yoksa müdürde mi? Yönetim kurulu oyunu Sculley’den yana kullandı. 1985 yılında Jobs Apple’dan ayrıldı; bebeğini, hayatını terketmiş oldu.
Sculley sekiz yıl daha kaldı. 2010 yılı başında şöyle diyecekti, “Sanırım beni genel müdür olarak işe almak büyük bir hataydı. Yönetim Kurulu Jobs’u seçmeliydi.”
Neden böyle bir şey söylüyordu? Şirketi nasıl büyüttüğünden (600 milyon dolardan sekiz milyara) bahsetmesi gerekmez miydi? “Beni pazarlamada bırakmaları gerekirdi. O zaman Steve’le asla rakip olmazdık.” Jobs bir daha asla Sculley ile konuşmadı. “Sanırım beni hiç affetmeyecek. Onu anlıyorum” diyordu Sculley. 1993’te Apple’ı terketmek zorunda kaldı. Şirket çıkmaza girmişti fikirsiz, vizyonsuz ve bu yüzden de bilgisayar dünyasının yeni yıldızı karşısında şanssız: Microsoft. “Allah’tan Steve gene orada” diyordu sonunda Sculley 2010 yılı başında.

V. İNSAN SARRAFI

“Steve de diğer dahiler gibiydi” diyor Pam Kerwin, “Mozart’ın iyi bir insan olduğunu kim söylemiş?”, gülüyor. Pamela Kerwin, Jobs dünyasındaki az kadından biri. Ayrıca Jobs hakkında düşündüğünü söyleyebilen ender kişilerden biri. İlginç şeyler anlatıyor: “Jobs’un seni dileyip yüzüne bakacak kadar zaman ayırması görevinin önemine bağlı. iTunes-Store’da çalışanlar mesela beş yıl sonra ancak buna hak kazanıyor. Sana bağırması seninle ciddi olarak ilgilendiğini gösterir. Sana isminle hitap etmesi ve ona ‘Steve’ deme hakkını kazanman değerinin bir göstergesidir.”
1998 Ağustos’unda iMac piyasaya çıktı. Büyük yankı yarattı.“Farklı düşün” sloganı müşterileri birleştirmiş, Microsoft ve anaakıma kaşı isyan ettirmişti.
Hastayken, genç ve sağlıkl çalışanlarından nefret ediyordu. Biyolojik anne babası, Suriyeli siyaset bilimcisi Abdulfattah Jandali ve Amerikalı Joanne Schieble. Paul ve Clara Jobs onu evlat ediniyor. 30 yaşındayken gerçeği öğrenince kızkardeşi Mona’yı arayıp buluyor. İkisi arkadaş oluyor. Sonra Mona bir roman yazıyor. “A Regular Guy/ Normal Bir Adam”. Kitapta bir multimilyoneri anlatıyor; sifonu çekemeyecek kadar meşgul, eski sevgililerine sessiz kalsınlar diye evler hediye eden, bakire olmalarında ısrar eden bir narsist. Bu adam Steve mi? Bilinmez ama asla yalanlanmadı. Gerçek Jobs, bir Joan Baez hayranıydı. Genç, entellektüel ve sanatçı ruhlu kadınları sevdiğini söylüyordu. 1977’de Jobs’un, o zamanki kız arkadaşı Chris-Ann’den bir kızı oldu, Lisa. Ama Lisa’nın kızı olduğunu kabul etmedi. Chris-Ann ve Lisa, Jobs’a babalık davası açılıncaya kadar devlet yardımlarıyla yaşadı. Jobs, kısır olduğunu ve psikolojik olarak çocuk yetiştirmeye uygun olmadığını belirtti. Mahkeme kan testiyle babası olduğu kanıtlandı. Sonunda ayda 385 dolar ödemeye ikna oldu. 1991’de Laurene Powell ile evlendi. Üç çocuğu oldu.
10 yıl önce Apple’ın değeri beş milyar dolardı. Bugün 240 milyar doların üzeride.

VI. ASKERLER

Apple kültürü karşı koyan ve direkt, tavrı gürültülü ve haşin. Şirkette iki sıra var. Programcılar ve mühendisler, bir de yönetim. Kot ve tişört giyiyorlar ve 34 bin kişilik imparatorluğu organize ediyorlar. Dört ila 25 kişilik takımlar halindeki grupların başında takım liderleri var. Hepsine hükmeden tek biri var; Jobs. Michael More iPod’un nasıl ortaya çıktığına şahit olmuş, iTunes’un ve iPhone’un da. Apple insanları firmayı terk etmez, yer değiştirirler, takımdan takıma geçerler. San Francisco’da bir kafede anlatıyor bize: “Suskunluk yeminini bozan kovulur. Kara listeye alınır. Bir daha asla işe alınmaz. Ve Apple avukatlarına karşı asla kazanamazsın.” Jobs, More’la da, onun şefiyle de hiç konuşmamış. Zaten Jobs’la asansörde karşılaşmak hiçbir Apple çalışanı istemediği bir şey, çünkü patron o anda sorular sormaya başlayabiliyor, “Kimsin, nerede çalşıyorsun, o işe neden ihtiyacımız var?” ve asansörden “Artık ihtiyacımız yok, kovuldun” diyerek inebiliyor. Steve Jobs, çok nadir isim kullanıyor. Sadece “iPhone’u geliştiren ekip için bir alkış” diyor. Aslında onların istedikleri de sadece bu, bu beş saniye. Bunun için üç aydır günde 20 saat çalıştılar. Jobs’un eksikliği ilk kez 2004’te hissedildi. Pankreas kanserine yakalanmıştı. “Ameliyat kurtarabilir” dedi doktorlar. Ama Jobs reddetti. Teknoloji tanrısı, tıbba güvenmiyordu. Budist ve vejeteryan olan Jobs alternatif tedavileri denedi. Dokuz ay boyunca ameliyata direndi. 31 Temmuz 2004’te ameliyat oldu. Ertesi gün çalışanlarına bir mail yazdı: Ölümcül safhada olduğunu ve iyileştiğini açıkladı. Patron kendinden bahsetmeyi sevmiyor, hele zayıf yönlerinden asla. Ama 2005’in o sıcak haziran gününde o gün Stanford’da öğrencilere hitap ederken, adeta günah çıkartıyor. En sonunda üçüncü hikayesini anlatıyor; yaşam ve ölüm üzerine olan hikayesini. Yutkunuyor. Bir yıl önce bugün saat doktorda olduğunu anlatıyor. Teşhis, pankreas kanseri, ölümcül. Bir anafikir var mı? Her zaman vardır. “Zamanınınız sınırlı. Onu başkalarının hayatını yaşayarak harcamayın. Ve en önemlisi: Kalbinizi ve içgüdülerinizi takip ederseniz gerçekte ne olmak istediğinizi bilirsiniz.” Ve konuşmasını bitiriyor: “Açgözlü ve cüretkar olun.”

Bir önceki yazımız olan Türkiye'nin İspanya'dan ders alması lazım! başlıklı makalemizde futbol, futbol asla sadece futbol değildir ve ispanya hakkında bilgiler verilmektedir.

Yorum yazın...

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz