2 bine al, 20 bine sat!

Galata Kulesi’nden inince, Galata’nın o civardaki bitpazarına uğradık. Her dükkânda yığın yığın eski koltuklar, dolaplar, aynalar, avizeler duruyordu.
***
Bazı dükkânlar yeni mobilya da yapıyorlardı. Bir tanesinde sedefli antika bir takım gördüm:
– Kaça, diye sordum…
Dükkâncı:
– Ne kadar sedefli parça varsa hepsini sana iki bin liraya vereyim, çık dışarda yirmi binden sat, dedi.
***
Hayatımda ilk defa bana bu kadar kârlı bir iş teklif eden Galata’nın bitpazarındaki satıcıya gösterdiği büyük imkândan ötürü öylesine müteşekkir kaldım ki:
– Peki, sen niye yirmi bine satmıyorsun, diye soramadım artık.
***
Böyle yerlerde insan biraz romantikleşiyor. Karnı deşilmiş koltuklara, çatlak aynalara, kırık gardroblara bakarak bunları vaktiyle kimlerin kullanmış olduğunu düşünüyor. Hele bir yerde babaannemin yatağının başucunda duran, üstü mermer, tek çekmecesinin altındaki dolabıyla küçük bir komodinin eşini gördüm ki, yavaşça elimi uzatıp içinden şeker aşırmak geldi…
***
Başka bir yerde de vaktiyle bizim evin bahçesinde duran kanepe uzunluğunda, arkası kalkık ve baş tarafının her iki yanında dirsek dayayacak koltukları olan somyalı bir şezlongun benzerine rastladım. Bizimki büyük gölgeli atkestanesinin altında dururdu. Entarisiyle babam uzanırdı üstüne. Buradaki, ardiyenin arka tarafına atılmıştı ve üstünde çeşit çeşit hırdavat duruyordu.
***
Bir dükkânın kapısı yanına asılmış, çerçeveli bir de fotoğraf gördük. Fotoğrafın sahibi, üstüne İngilizce “6 Mayıs 1908 Saint Georges Bayramı Büyükada” diye yazmıştı. Geniş kenarlı, tüylü şapkalı kadınların yürüyüşüne bakan, pos bıyıklı, fesli erkek kalabalıkları görünüyordu fotoğrafta…
***
Şu fotoğraftaki gölgelerin sahipleri şimdi neredeydiler, ne olmuşlardı?
Akıp gitmiş yaşantılardan bitpazarındaki kalıntılara bakmak, insanı böyle kötü bir edebiyata sürüklüyor işte…
***
Galata’nın sokakları, büyük, eski suratlı taş binaların arasından; inişli, yokuşlu, merdivenli, merdivensiz, daracık uzanıyordu. Oraya buraya bakkal dükkânları, meyhaneler, marangoz dükkânları serpilmişti. Kır, kesik saçlı, siyah giyimli, şişman kadınların, başörtüleri yoktu. Hızlı hızlı, bozulmuş bir İspanyolca konuşuyorlardı. Bazen iki büklüm, yüzü kırış kırış, sıska ihtiyar bir kadına rastlıyorduk. Çenesindeki et beninden bir siyah kıl uzamış, sarkıyordu. Çaresizliği içinde bir sepet taşımaya uğraşıyordu. Ve evlerden evlere asılmış çamaşırlar, bayrak bayrak sallanıyordu.
***
Galata muhakkak ki Osmanlı İstanbul’u değildi. Cumhuriyet İstanbul’u da değildi. Ama yine de İstanbul’un bir parçasıydı. Ve dünyada yalnız İstanbul’da rastlanacak bir özellikteydi.

Bir önceki yazımız olan Yılmaz Çetiner yaşıyor olsaydı... başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

netgazetesi

http://www.netgazetesi.net

You may also like...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *